FİLİSTİN’E BAKARKEN: SLOGANLARIN ÖTESİNDE GERÇEKLER
FİLİSTİN’E BAKARKEN: SLOGANLARIN ÖTESİNDE GERÇEKLER
Filistin meselesi yalnızca bir dış politika değil. Vicdanın, uluslararası hukukun, bölgesel güç dengelerinin sınandığı büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.
Filistin meselesi artık yalnızca bir dış politika başlığı değil. Vicdanın, uluslararası hukukun, diplomasinin ve bölgesel güç dengelerinin aynı anda sınandığı büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.
Ancak bugün Filistin’i konuşurken kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten yaşananlara mı bakıyoruz, yoksa bize gösterilen görüntülerle mi yetiniyoruz?
Bir Avrupa ülkesinden İsrail’e yönelik sert bir açıklama geldiğinde, bir siyasetçi Filistin bayrağı taşıdığında ya da dünyaca tanınan bir sporcu sembolik bir protestoda bulunduğunda bunları önemli siyasi gelişmeler olarak değerlendiriyoruz.
Elbette bunların kamuoyu üzerindeki etkisi küçümsenemez.
Ama aynı soruyu Türkiye için sormak gerekiyor:
Türkiye’nin attığı somut adımları ne kadar görüyoruz?
Çünkü dış politika her zaman kameraların önünde yürütülmez.
Bazen bir diplomatik görüşme, meydanlarda atılan onlarca slogandan daha fazla sonuç doğurabilir. Bazen kamuoyuna açıklanmayan bir temas, yüksek sesli bir açıklamadan daha belirleyici olabilir. Bazen de devletler, kamuoyunun beklediği sertliği değil, sahadaki şartların mümkün kıldığı adımı atmak zorunda kalabilir.
Sembol önemli, sonuç daha önemli
Filistin konusunda dünyanın farklı ülkelerinden yükselen sembolik tepkilerin bir karşılığı vardır.
Bir parlamentonun aldığı karar, bir ülkenin Filistin’i tanıması veya bir sporcunun yaptığı protesto, uluslararası kamuoyunun dikkatini Filistin’e çekebilir.
Fakat Gazze’de ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırılması, yaralıların tedavi edilmesi, diplomatik kanalların açık tutulması, uluslararası hukukun işletilmesi ve Filistin meselesinin uluslararası gündemde tutulması da en az bu semboller kadar önemlidir.
Hatta uzun vadede sonuçları çok daha belirleyici olabilir.
Bu nedenle ülkelerin Filistin politikasını değerlendirirken yalnızca “Ne söylediler?” sorusunu değil, “Ne yaptılar?” sorusunu da sormak zorundayız.
Türkiye açısından da meseleye böyle bakmak gerekiyor.
Türkiye’nin Filistin politikasındaki her adımı doğru bulmak zorunda değiliz. Eksikleri eleştirebilir, daha fazlasının yapılması gerektiğini savunabiliriz.
Ancak eleştiri başka, yapılan her şeyi değersiz göstermek başka bir şeydir.
Filistin bir vicdan sınavıdır
Filistin konusunda duyguların güçlü olması son derece anlaşılabilir.
Çünkü karşımızda sivillerin, çocukların, kadınların ve milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen ağır bir insani tablo bulunuyor.
Fakat vicdan ile akıl birbirinin alternatifi değildir.
Tam tersine, Filistin meselesinde ikisine de aynı anda ihtiyacımız var.
Türkiye’nin konumunu da bu gerçeklik içerisinde değerlendirmeliyiz.
Türkiye; Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Körfez hattındaki gelişmelerden doğrudan veya dolaylı şekilde etkilenen bir ülke.
Dolayısıyla Ankara’nın Filistin politikasını yalnızca birkaç açıklama veya slogan üzerinden değerlendirmek, Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik tabloyu eksik okumak olur.
Avrupa’nın değişen tutumu ne anlatıyor?
Son dönemde bazı Avrupa ülkelerinin Filistin konusunda daha yüksek sesle konuştuğunu görüyoruz.
Filistin devletini tanıyan ülkelerin artması ve Avrupa kamuoyunda İsrail’in Gazze politikalarına yönelik eleştirilerin yükselmesi elbette önemlidir.
Ancak devletlerin dış politikasında değişmeyen bir gerçek vardır:
Söylemler değişebilir, çıkarlar ve şartlar değiştikçe politikalar da değişebilir.
Bugün farklı bir tutum sergileyen bir ülke, yarın bölgesel veya ekonomik şartların değişmesiyle farklı bir pozisyon alabilir.
Bu nedenle hiçbir ülkenin politikasını yalnızca bugünkü söylemi üzerinden okumamak gerekir.
Türkiye’nin önündeki asıl görev
Türkiye’nin önündeki mesele, Filistin konusunda kimin daha yüksek sesle konuştuğunu göstermek değil.
Asıl mesele, hangi politikanın daha fazla sonuç üreteceğidir.
Diplomasi sürdürülmeli.
İnsani yardım devam etmeli.
Filistin’in uluslararası hukuk ve diplomasi zeminindeki mücadelesine destek verilmelidir.
Bölge ülkeleriyle koordinasyon güçlendirilmelidir.
Ancak bütün bunlar yapılırken Türkiye’nin kendi güvenliği, ekonomik gerçekleri ve bölgesel çıkarları da hesaba katılmalıdır.
Çünkü devlet yönetmek yalnızca doğru olanı söylemekten ibaret değildir.
Doğru bildiğiniz şeyi hangi zamanda, hangi yöntemle ve hangi araçlarla hayata geçireceğinizi bilmek de devlet yönetimidir.
Son söz
Filistin meselesini bir slogan yarışına çevirmeyelim.
Avrupa’dan gelen her açıklamayı büyütüp Türkiye’nin attığı her adımı küçümsemek ne kadar yanlışsa, Türkiye’nin yaptığı her şeyi sorgulamadan savunmak da o kadar yanlıştır.
İhtiyacımız olan ne kör bir romantizm ne de kör bir karşıtlıktır.
İhtiyacımız olan gerçekliktir.
Filistin’in geleceği yalnızca meydanlarda atılan sloganlarla şekillenmeyecek.
Diplomasi masalarında, uluslararası hukuk zemininde, bölgesel dengelerde ve sahadaki somut gelişmelerde şekillenecek.
Bu yüzden Filistin’e bakarken yalnızca kameranın gösterdiği yere değil, kameranın arkasında yaşananlara da bakmalıyız.
Çünkü tarih, en çok alkışlanan sloganları değil, sonuç doğuran adımları kaydeder.
İlker Karataş
Yüzyıl Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni



