Pamuk İnşaat
Pamuk İnşaat
Recep Garip
Köşe Yazarı
Recep Garip
 

ŞAHİT

Ölüm, Şahitlik ve İnsanın Geride Bıraktığı İz İnsan, ölümün hakikatini bilir. Fakat bilmekle idrak etmek aynı şey değildir. Her gün ömründen bir şeyler eksilir, zaman sessizce ilerler, hayat yeni meşguliyetlerle önümüzü doldurur. Ölümü düşünür, sonra gündelik telaşın içinde onu yeniden unuturuz. Ta ki bir tabutun başında durana kadar. O vakit başkasının ardından okunan dualar içimizde yankılanır. Bir insanı son yolculuğuna uğurlarken kendi yolculuğumuzu da düşünmeye başlarız. 21 Ekim 2026’da merhum Kemalettin Altıntaş Hocamızın cenazesinde gördüğüm kalabalık, zihnimde bu hakikati canlı tutuyor. İnsanlar dua etmek ve son vazifelerini yerine getirmek için bir araya gelmişlerdi. Beni düşündüren yalnızca kalabalığın büyüklüğü değildi. Bir insanın ardından yükselen dualarla, yaşanmış bir ömrün başkalarının gönlünde bıraktığı izler arasındaki bağdı. Bu bağı sağlayan adamın Allah’ın rızasını kazanmaktan gayrı bir talebi yoktu. İnsan böyle anlarda kendisine şu soruyu yöneltiyor: Bir gün bizim yolculuğumuz da tamamlandığında geriye ne bırakacağız? Adımız mı, makamımız mı, biriktirdiğimiz servet mi, yoksa bir başkasının hayatına kattığımız iyilikler mi? Bu sorunun cevabı son nefeste hazırlanmaz. Ömür boyunca yaptığımız tercihlerde, kurduğumuz ilişkilerde, koruduğumuz emanetlerde ve başkalarının hukukuna gösterdiğimiz dikkatte şekillenir. Kemalettin Altıntaş Hayat, insanın kendi elleriyle ektiği bir tarlaya benzer. Her söz bir tohum, her davranış bir tercih, her iyilik geleceğe bırakılmış bir imkândır. Ektiğimiz tohumların meyvesini hemen göremeyebiliriz. Bir çocuğa öğretilen doğruluk, bir gence gösterilen istikamet, bir ihtiyaç sahibine uzatılan el, yıllar sonra başka hayatlarda karşılığını bulabilir. İyiliğin bazı meyveleri, onu eken insanın göremeyeceği zamanlarda olgunlaşır. İşte bir cenazenin ardından toplanan kalabalık, insana kendi ömrünü düşündürür. Mesele, kaç kişinin arkamızdan yürüyeceği değildir. Asıl mesele, kaç insanın hayatına hayırlı bir dokunuşta rahmete dönüştürdüğümüzdür. Kalabalık, tek başına bir insanın Allah (cc) katındaki makamını göstermese de şahitliğin önemi de büyüktür. Son hüküm elbette Rabbimize aittir. Bununla birlikte samimiyetle edilen dualar ve hayırlı şahitlikler, insanın kendi hayatı üzerinde düşünmesine kapılar açar. Dünya bize biriktirmeyi öğretir. Mal, mülk, makam, şöhret ve bilgi edinmek için çabalarız. Bunların hiçbiri kendi başına kötülük değildir. Mesele, insanın sahip olduklarıyla ne yaptığıdır. Malını hayra yöneltebiliyor mu, bilgisini başkalarının yararına kullanabiliyor mu, makamını adalet için değerlendirebiliyor mu? Sahip oldukları güzel ahlaka dönüştürüyor mu, onu daha merhametli, daha mütevazı ve daha adil bir insan hâline getiriyor mu? Çünkü biriktirmekle kazanmak aynı şey değildir. İnsan dünyada çok şey biriktirirken gönlünü yoksullaştırabilir, merhametini ihmal edebilir, başkalarının hukukunu gözetmeyi unutabilir. Buna karşılık imkânları sınırlı bir insan, samimiyetiyle ve iyiliğiyle pek çok gönülde yer edebilir. Ömrün kıymeti, yalnızca elimizde bulunanlarla değil, elimizdekileri neye vesile ettiğimizle de ölçülür. Resûlullah Efendimizin (sav) bir cenaze vesilesiyle söylediği söz, insanın ardından yapılan hayırlı şahitliğin önemini hatırlatır. Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre bir cenaze geçirildiğinde insanlar merhumu hayırla yâd ettiler. Efendimiz (sav), “Vacip oldu” buyurdu. Ardından başka bir cenaze geçirildi ve insanlar o merhum hakkında kötü sözler söylediler. Resûlullah (sav) yine aynı ifadeyi kullandı. Hz. Ömer (ra) bunun ne anlama geldiğini sorunca şöyle buyurdu: “Sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.” Sahih-i Buhârî’de yer alan bu rivayet, insanların bir başkası hakkındaki şahitliğini ciddiyetle ele almamızı ister. Burada ölçüyü korumak gerekir. Bir insanı hayırla anmak, onu kusursuz ilan etmek değildir. Hiçbir insan hatadan bütünüyle uzak değildir. Hayırlı şahitlik, bildiğimiz iyiliği inkâr etmemek, güzel davranışları takdir etmek ve merhum için rahmet dilemektir. Son hüküm sahibinin Allah’a (cc) ait olduğunu bilerek konuşmaktır. Bir insanın ardından edilen dua, yalnızca geçmişe yönelmiş bir söz değildir. Yaşayanlara da sorumluluk yükler. Çünkü bir gün biz de başkalarının hatıralarında yer alacağız. Hakkımızda ne söyleneceğini bütünüyle belirleyemeyiz. Fakat bugün nasıl yaşayacağımız, insanlara nasıl davranacağımız ve hangi iyiliklere vesile olacağımız bizim sorumluluğumuzdadır. Bir gönlü kazanmış mıyız? Bir yükü hafifletmiş, bir haksızlığın karşısında durmuş, bir insanın yeniden ayağa kalkmasına yardım etmiş miyiz? Yoksa kendi meşguliyetlerimizin içinde başkalarının varlığını görmezden mi gelmişiz? Şahitlik, yalnızca ölümden sonra başkalarının bizim hakkımızda söyleyeceklerinden ibaret değildir. Hayatımız boyunca yaptıklarımız da sessizce şahitlik eder. Sözümüz, davranışımız ve tercihlerimiz, kim olduğumuzu ortaya koyar. Resûlullah Efendimiz (sav), insan öldüğünde amelinin kesileceğini, ancak sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat gibi hayırların devam edeceğini bildirmiştir. Bu hadis, insanın ömrünü aşan bir iyilik anlayışını önümüze koyar. İnsan, yaptığı her hayrın karşılığını kendi hayatında görmek zorunda değildir. Bazı iyiliklerin meyvesi, kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra ortaya çıkar. Bir öğretmenin yetiştirdiği talebe, faydalı bir bilgi, çocuklara kazandırılan güzel ahlak, ihtiyaç sahibinin hayatında açılan yeni bir imkân veya başkalarına fayda sağlayan bir eser, iyiliğin insandan insana nasıl taşındığını gösterir. Bir gönülde başlayan güzellik, başka bir gönülde çoğalabilir. Bir insanın gayreti, hiç tanımadığı insanların hayatına kadar uzanabilir. Bu sebeple yapılan işin büyüklüğünden önce neye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Herkes büyük eserler bırakamaz, herkesin geniş imkânları olmayabilir. Fakat herkesin bir başkasına karşı yerine getirebileceği bir sorumluluk vardır. Bazen bir özür, bazen vaktinde yapılan bir ziyaret, bazen doğru zamanda söylenmiş bir söz, bazen de kimsenin görmediği bir yerde emanete sahip çıkmak. İyiliğin değeri görünürlüğüyle ölçülmez. İnsanların alkışlamadığı bir davranış da kıymetli olabilir. Hayrı yalnızca takdir edilmek için yapmak, niyeti daraltır. Asıl olan, imkân ölçüsünde doğruyu yapmak, iyiliği çoğaltmak ve neticeyi Rabbimizin takdirine bırakmaktır. Cenaze dağıldığında meydan boşalır, saflar çözülür, insanlar evlerine döner. Fakat bir tabutun etrafında beliren hakikat, insanın içinde kalmalıdır. Eğer ölüm bize yalnızca birkaç saatlik hüzün yaşatıyor ve ardından davranışlarımızda hiçbir değişiklik meydana getirmiyorsa, gördüğümüz manzaranın dersini henüz kavrayamamışız demektir. Ölümü hatırlamak, dünyadan el çekmek değildir. Dünyadaki sorumlulukları daha dikkatli yerine getirmektir. Ailemizle ilgilenmek, dostlarımızı aramak, bize emek verenleri unutmamak, kul hakkını gözetmek, bilgimizi paylaşmak ve imkânlarımızı hayra yöneltmek, hayatı ciddiye almanın işaretleridir. Çünkü yarının gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Ölüm, servetle makamın sınırını gösterir. Hiçbiri insanı bu yolculuktan alıkoyamaz. Buna karşılık dünyadayken yapılan iyilikler, başkalarının hayatında yaşamayı sürdürebilir. Bu hakikat, insanın sorumluluğunu azaltmaz, artırır. Bir gün ayrılacağımızı bilerek bugün daha adil, daha merhametli ve daha vefalı olmaya çalışmak, hayatı anlamlı kılan bir şuurdur. Merhum Kemalettin Altıntaş Hocamızın ardından yükselen dualar, bana bir ömrün anlamını yeniden düşündürdü. Burada asıl mesele, bir insanın hayatını yeniden anlatmak değil, bir cenazenin başında kendimize yöneltmemiz gereken sorular üzerinde durmaktır. Bir başkasının ardından duyulan hüznün en kıymetli karşılığı, o hüznü kendi hayatımızda bir uyanışa dönüştürebilmektir. Hepimiz bir gün uğurlanacağız. O gün geride ne kadar mal bıraktığımızdan önce, hangi emanetleri hakkıyla taşıdığımızı, hangi gönüllere dokunduğumuzu ve hangi hayırlara vesile olduğumuzu düşünmek gerekir. Elbette nihai hüküm Allah’ındır. Bize düşen, O’nun rahmetini umarak yaşamak ve elimizden geldiğince iyiliği çoğaltmaktır. Bir tabutun etrafında toplanan insanlar sonunda dağılır. Sesler kesilir, adımlar uzaklaşır. Fakat o gün insanın içine düşen hakikat kalabilir. Yeter ki onu cenaze meydanında bırakmayalım. Ölüm, başkasının hayatına konulan son nokta değil, kendi hayatımızı yeniden okumaya başladığımız yerdir vesselam.   23 Ekim 2026 – İstanbul  -- www.recepgarip.com
Ekleme Tarihi: 03 Kasım 2026 -Salı
Recep Garip

ŞAHİT

Ölüm, Şahitlik ve İnsanın Geride Bıraktığı İz

İnsan, ölümün hakikatini bilir. Fakat bilmekle idrak etmek aynı şey değildir. Her gün ömründen bir şeyler eksilir, zaman sessizce ilerler, hayat yeni meşguliyetlerle önümüzü doldurur. Ölümü düşünür, sonra gündelik telaşın içinde onu yeniden unuturuz. Ta ki bir tabutun başında durana kadar. O vakit başkasının ardından okunan dualar içimizde yankılanır. Bir insanı son yolculuğuna uğurlarken kendi yolculuğumuzu da düşünmeye başlarız.

21 Ekim 2026’da merhum Kemalettin Altıntaş Hocamızın cenazesinde gördüğüm kalabalık, zihnimde bu hakikati canlı tutuyor. İnsanlar dua etmek ve son vazifelerini yerine getirmek için bir araya gelmişlerdi. Beni düşündüren yalnızca kalabalığın büyüklüğü değildi. Bir insanın ardından yükselen dualarla, yaşanmış bir ömrün başkalarının gönlünde bıraktığı izler arasındaki bağdı. Bu bağı sağlayan adamın Allah’ın rızasını kazanmaktan gayrı bir talebi yoktu. İnsan böyle anlarda kendisine şu soruyu yöneltiyor: Bir gün bizim yolculuğumuz da tamamlandığında geriye ne bırakacağız? Adımız mı, makamımız mı, biriktirdiğimiz servet mi, yoksa bir başkasının hayatına kattığımız iyilikler mi? Bu sorunun cevabı son nefeste hazırlanmaz. Ömür boyunca yaptığımız tercihlerde, kurduğumuz ilişkilerde, koruduğumuz emanetlerde ve başkalarının hukukuna gösterdiğimiz dikkatte şekillenir.

Kemalettin Altıntaş

Hayat, insanın kendi elleriyle ektiği bir tarlaya benzer. Her söz bir tohum, her davranış bir tercih, her iyilik geleceğe bırakılmış bir imkândır. Ektiğimiz tohumların meyvesini hemen göremeyebiliriz. Bir çocuğa öğretilen doğruluk, bir gence gösterilen istikamet, bir ihtiyaç sahibine uzatılan el, yıllar sonra başka hayatlarda karşılığını bulabilir. İyiliğin bazı meyveleri, onu eken insanın göremeyeceği zamanlarda olgunlaşır. İşte bir cenazenin ardından toplanan kalabalık, insana kendi ömrünü düşündürür. Mesele, kaç kişinin arkamızdan yürüyeceği değildir. Asıl mesele, kaç insanın hayatına hayırlı bir dokunuşta rahmete dönüştürdüğümüzdür. Kalabalık, tek başına bir insanın Allah (cc) katındaki makamını göstermese de şahitliğin önemi de büyüktür. Son hüküm elbette Rabbimize aittir. Bununla birlikte samimiyetle edilen dualar ve hayırlı şahitlikler, insanın kendi hayatı üzerinde düşünmesine kapılar açar.

Dünya bize biriktirmeyi öğretir. Mal, mülk, makam, şöhret ve bilgi edinmek için çabalarız. Bunların hiçbiri kendi başına kötülük değildir. Mesele, insanın sahip olduklarıyla ne yaptığıdır. Malını hayra yöneltebiliyor mu, bilgisini başkalarının yararına kullanabiliyor mu, makamını adalet için değerlendirebiliyor mu? Sahip oldukları güzel ahlaka dönüştürüyor mu, onu daha merhametli, daha mütevazı ve daha adil bir insan hâline getiriyor mu? Çünkü biriktirmekle kazanmak aynı şey değildir. İnsan dünyada çok şey biriktirirken gönlünü yoksullaştırabilir, merhametini ihmal edebilir, başkalarının hukukunu gözetmeyi unutabilir. Buna karşılık imkânları sınırlı bir insan, samimiyetiyle ve iyiliğiyle pek çok gönülde yer edebilir. Ömrün kıymeti, yalnızca elimizde bulunanlarla değil, elimizdekileri neye vesile ettiğimizle de ölçülür.

Resûlullah Efendimizin (sav) bir cenaze vesilesiyle söylediği söz, insanın ardından yapılan hayırlı şahitliğin önemini hatırlatır. Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre bir cenaze geçirildiğinde insanlar merhumu hayırla yâd ettiler. Efendimiz (sav), “Vacip oldu” buyurdu. Ardından başka bir cenaze geçirildi ve insanlar o merhum hakkında kötü sözler söylediler. Resûlullah (sav) yine aynı ifadeyi kullandı. Hz. Ömer (ra) bunun ne anlama geldiğini sorunca şöyle buyurdu: “Sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.” Sahih-i Buhârî’de yer alan bu rivayet, insanların bir başkası hakkındaki şahitliğini ciddiyetle ele almamızı ister. Burada ölçüyü korumak gerekir. Bir insanı hayırla anmak, onu kusursuz ilan etmek değildir. Hiçbir insan hatadan bütünüyle uzak değildir. Hayırlı şahitlik, bildiğimiz iyiliği inkâr etmemek, güzel davranışları takdir etmek ve merhum için rahmet dilemektir. Son hüküm sahibinin Allah’a (cc) ait olduğunu bilerek konuşmaktır.

Bir insanın ardından edilen dua, yalnızca geçmişe yönelmiş bir söz değildir. Yaşayanlara da sorumluluk yükler. Çünkü bir gün biz de başkalarının hatıralarında yer alacağız. Hakkımızda ne söyleneceğini bütünüyle belirleyemeyiz. Fakat bugün nasıl yaşayacağımız, insanlara nasıl davranacağımız ve hangi iyiliklere vesile olacağımız bizim sorumluluğumuzdadır. Bir gönlü kazanmış mıyız? Bir yükü hafifletmiş, bir haksızlığın karşısında durmuş, bir insanın yeniden ayağa kalkmasına yardım etmiş miyiz? Yoksa kendi meşguliyetlerimizin içinde başkalarının varlığını görmezden mi gelmişiz? Şahitlik, yalnızca ölümden sonra başkalarının bizim hakkımızda söyleyeceklerinden ibaret değildir. Hayatımız boyunca yaptıklarımız da sessizce şahitlik eder. Sözümüz, davranışımız ve tercihlerimiz, kim olduğumuzu ortaya koyar.

Resûlullah Efendimiz (sav), insan öldüğünde amelinin kesileceğini, ancak sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat gibi hayırların devam edeceğini bildirmiştir. Bu hadis, insanın ömrünü aşan bir iyilik anlayışını önümüze koyar. İnsan, yaptığı her hayrın karşılığını kendi hayatında görmek zorunda değildir. Bazı iyiliklerin meyvesi, kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra ortaya çıkar. Bir öğretmenin yetiştirdiği talebe, faydalı bir bilgi, çocuklara kazandırılan güzel ahlak, ihtiyaç sahibinin hayatında açılan yeni bir imkân veya başkalarına fayda sağlayan bir eser, iyiliğin insandan insana nasıl taşındığını gösterir. Bir gönülde başlayan güzellik, başka bir gönülde çoğalabilir. Bir insanın gayreti, hiç tanımadığı insanların hayatına kadar uzanabilir. Bu sebeple yapılan işin büyüklüğünden önce neye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Herkes büyük eserler bırakamaz, herkesin geniş imkânları olmayabilir. Fakat herkesin bir başkasına karşı yerine getirebileceği bir sorumluluk vardır. Bazen bir özür, bazen vaktinde yapılan bir ziyaret, bazen doğru zamanda söylenmiş bir söz, bazen de kimsenin görmediği bir yerde emanete sahip çıkmak. İyiliğin değeri görünürlüğüyle ölçülmez. İnsanların alkışlamadığı bir davranış da kıymetli olabilir. Hayrı yalnızca takdir edilmek için yapmak, niyeti daraltır. Asıl olan, imkân ölçüsünde doğruyu yapmak, iyiliği çoğaltmak ve neticeyi Rabbimizin takdirine bırakmaktır.

Cenaze dağıldığında meydan boşalır, saflar çözülür, insanlar evlerine döner. Fakat bir tabutun etrafında beliren hakikat, insanın içinde kalmalıdır. Eğer ölüm bize yalnızca birkaç saatlik hüzün yaşatıyor ve ardından davranışlarımızda hiçbir değişiklik meydana getirmiyorsa, gördüğümüz manzaranın dersini henüz kavrayamamışız demektir. Ölümü hatırlamak, dünyadan el çekmek değildir. Dünyadaki sorumlulukları daha dikkatli yerine getirmektir. Ailemizle ilgilenmek, dostlarımızı aramak, bize emek verenleri unutmamak, kul hakkını gözetmek, bilgimizi paylaşmak ve imkânlarımızı hayra yöneltmek, hayatı ciddiye almanın işaretleridir. Çünkü yarının gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Ölüm, servetle makamın sınırını gösterir. Hiçbiri insanı bu yolculuktan alıkoyamaz. Buna karşılık dünyadayken yapılan iyilikler, başkalarının hayatında yaşamayı sürdürebilir. Bu hakikat, insanın sorumluluğunu azaltmaz, artırır. Bir gün ayrılacağımızı bilerek bugün daha adil, daha merhametli ve daha vefalı olmaya çalışmak, hayatı anlamlı kılan bir şuurdur.

Merhum Kemalettin Altıntaş Hocamızın ardından yükselen dualar, bana bir ömrün anlamını yeniden düşündürdü. Burada asıl mesele, bir insanın hayatını yeniden anlatmak değil, bir cenazenin başında kendimize yöneltmemiz gereken sorular üzerinde durmaktır. Bir başkasının ardından duyulan hüznün en kıymetli karşılığı, o hüznü kendi hayatımızda bir uyanışa dönüştürebilmektir. Hepimiz bir gün uğurlanacağız. O gün geride ne kadar mal bıraktığımızdan önce, hangi emanetleri hakkıyla taşıdığımızı, hangi gönüllere dokunduğumuzu ve hangi hayırlara vesile olduğumuzu düşünmek gerekir. Elbette nihai hüküm Allah’ındır. Bize düşen, O’nun rahmetini umarak yaşamak ve elimizden geldiğince iyiliği çoğaltmaktır. Bir tabutun etrafında toplanan insanlar sonunda dağılır. Sesler kesilir, adımlar uzaklaşır. Fakat o gün insanın içine düşen hakikat kalabilir. Yeter ki onu cenaze meydanında bırakmayalım. Ölüm, başkasının hayatına konulan son nokta değil, kendi hayatımızı yeniden okumaya başladığımız yerdir vesselam.

 

23 Ekim 2026 – İstanbul 

--

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.