Toprak suskundu. Güneş günlerdir yakıyor, rüzgâr sadece tozu dumana çeviriyordu. Yüzeyler çatlamış, içten içe ve dıştan dışa kabuk bağlamıştı. Ne bir serinlik ne bir umut vardı. Kavurucu sıcaklar gün gün artıyor, insan ve varlık giderek çaresizlik içinde boynunu büküyordu. Toprağın içinde nice tohumlar zifiri karanlıkta kaderini bekliyordu. Oysa bir zamanlar bu topraklar ne güzeldi. Ilıktı, nemliydi, cömertti. Bahar coşkusunu içimize yerleştirir, gözlerimiz çiçeklerin rengârenk halleriyle bereketlenirdi.
Toprağa düşen her tohum bir ümide, bir bahara dönerdi. İnsan farkında olsun ya da olmasın başına ne geliyorsa kendi yaptıklarından dolayıdır denilir ya işte öylesi bir durumla karşı karşıya kalınmıştı. Aylar ve mevsimler boyu gök suskunlaştı. Bereketler azaldı. Pahalıklar arttı. Nankörlük, gün gün ortalığı kasıp kavurdu. Tövbeler, yönelişler, secdeler ve dualar unutuldu. Toprak, sabrın adıydı. Sabrede sabrede dayanacak hali kalmayınca susuzluktan çatladı, yarıldı. Otlar kurudu. Bitkiler, çiçekler boynunu büktü. Gözle görünür bir vaziyette karıncalar ve çekirgeler gözükmez oldu. Toprak bilir ki aşk, yukarıdan gelir. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar ve kuşlar yağmura hasret beklediler. Gün gün yağmur duasına, gün gün kar duasına yöneldilerse de rahmetin sahibi Allah'tır. O neylerse güzel eyler. Ve bir gün, ilk damla yere düştü. Ardından bir diğeri, sonra bir başkası. Yağmur inmeye başladığında, toprak kendinden geçti. Çekti suyu ciğerlerine, ıslanmadık yeri kalmadı. Fazla suları aşağılara doğru damıtarak indirdi ve biriktirdi. Sanki bir vuslat anıydı bu. Sanki uzun ayrılıktan sonra gelen sevgiliydi yağmur.

“Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.”
Fussilet suresi 39.ayeti kerimede: "Toprağın kupkuru olduğunu görürsün; üzerine yağmur indiğinde canlanır, kabarır. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir" denilmektedir. Toprak dirildi. Çatlaklar kapandı. İçten içe ve içten dışa doğru bir diriliş, bir kımıldanış başladı. Tohumlar dua gibi yeşerdi. Çünkü Allah’ın rahmeti yalnızca gökten inen su değil, gönle düşen uyanıklıktır. Tefekkür hali, gönlün berraklığını, ruhun eşsizliğini ve nurunu artırmaktır. İnsanın kalbi de toprak gibidir. Susuz kalınca kurur, sertleşir, içine hiçbir söz işlemez olur. Kalbe su gereklidir ama bu su, sıradan bir bilgi değildir. Bu, ilahi bir dokunuştur. Secde gibi, dua gibi, rahmet gibi yakarış haline bürünmektir. Kalp, içten gelen bir sükûnetle eğilmedi mi, hiçbir söz onda iz bırakmaz. Kalem suresi 43.ayette şöyle ifade ediliyor: “Gözleri mahcup, zillet içindedir. Oysa daha önce secdeye çağrıldıklarında sağlıklıydılar.” Unutmayalım ki sağlıklı iken secde etmeyen bir kalp, susuz bir tarla gibidir. Yağmur yağsa da tutmaz. Çünkü diriliş niyette başlar. “Ameller niyetlere göredir.” Çünkü aşk, yalnızca geliş değil hazır halde bütün hallere rıza göstermektir. Boyun bükmektir. Oruç tutarsın ama aç kalırsın, kalbin, dilin, gözün de oruç tutmadıysa, neye yarar? Yunus’umuz ne güzel buyurmuş:
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.”
Oysa ibadet sadece bedenle olmaz. Kalbin secdesi, niyetin ihlâsı, gözün iffeti, dilin sabrıdır. Kalbin konuşmasıdır dua. Kur’an-ı Kerimin Şems suresi 7 ve 8.ayetlerinde insana şöyle hatırlatılıyor: “Allah nefse hem fücuru hem takvayı ilham etmiştir.” Yani her insan bir seçim yapar. Su verilir, ama hangi suyu içeceğini sen belirlersin. Temiz mi, bulanık mı? İrade, insana verilmiş en büyük sorumluluktur, en büyük ikram ve en büyük lütuftur. Mecnun olana hiç kimse ne sorumluluk verir ne de sorumlu tutar. Akıl sahipleri ise tercihlerinin sebebiyle terazide tartılacağını mutlak bilir. İnkâr etse de ikrar etse de bilir. Ve hiçbir günah, kaderle aklanamaz. Ve tefekkür sahipleri ayrıcalıklı ve kutlu kılınır. Secde sahipleri secdelerinin farkında olunması istenir. Kul yaptıklarının şuurunda olarak sorumluluk alır. Gönül Allah'a yönelmesi, kulun halleri de Allaha yönelmiştir. Döndüğünüz, durduğunuz yer önemlidir. Kudsi bir hadisi şerifte, Rasulullah (sav) Efendimize: "Ey Muhammed! Ben seni tefekkür edesin diye yarattım" denilmektedir. Nur-u Muhammedi hakikati, Allah'ın kâinatı ve Efendimizi yaratış sırrı bu çerçevede tefekkürü gerektirmektedir.

Tefekkür, sadece düşünmek değil; bir şeyin perde arkasını, hikmetini ve yaratıcısını müşahede etmektir. Hz. Peygamber (sav), Allah'ın isim ve sıfatlarının yeryüzündeki en kâmil (mükemmel) aynasıdır. Allah (cc) Habibini yaratarak, kendi sanatını, cemalini ve celalini en iyi anlayacak ve anlatacak olan "en büyük mütefekkiri" var etmiştir. Buna sebeptir ki insan, eşrefi mahlûktur. Mevlana Celaleddini Rumi, Muhyiddin İbn Arabi ve İmam Rabbani gibi şahsiyetler eserlerinde "Levlake levlak lema halaktül eflak - Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hakikatini işlemişlerdir. Allah'ın bilinmekten muradının ve bilinirliğin en yüksek şuurla temsili, Hz. Muhammed Mustafa Efendimizde tecelli etmesidir.

Tasavvuf ehli bu sözü şu şekilde şerh eder: Allah, gizli bir hazineydi ve bilinmek istedi. Hz. Muhammed (sav), bu hazineyi görecek olan göz ve yansıtacak olan aynadır. Efendimiz, "Rabbimi Rabbimle tanıdım" buyurarak marifetin (bilginin) zirvesine ulaşmıştır. Yaratılışındaki "tefekkürün" gayesinin Allah'ı en doğru şekilde tanımak, yaşamak ve anlaşılır kılmaktır. Peygamber Efendimizin (sav) sadece bir tebliğci değil, aynı zamanda varlığın özünü okuyan, eşyanın hakikatine vakıf olan ve Allah'ın sanatını en derin hayretle seyreden bir hakikat yolcusu olduğuna işaret eder. Ali, İmran suresi 191.ayette şöyle buyuruluyor: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler..."
Hz. Peygamber (sav), tefekkür ehlinin imamı ve rehberidir. Âdem (as) sabahla, Nuh (as) öğleyle, İbrahim (as) ikindiyle, Musa (as) akşamla, İsa (as) yatsı ile gelmiştir. Hepsine imam olan ise beş vakti birleştiren hepsine sahip olan, vakti tamamlayan hatemül enbiya olan Hz. Muhammed (sav)’dir. İşte bu yüzden, ibadet yalnızca zamanla sınırlanmaz, bilinçle ve teslimiyetle tamamlanır. Zaman ibadeti taşır ama ruh onu anlamlı kılar. Niyet, ibadetin kalbidir. Tıpkı suyun toprağı yeşertmesi gibidir. Toprak yeniden yeşerdi. Suyla kavuştuğu her yerde filizler doğdu. Ama bir köşede hâlâ çatlak kalan bir parça vardı. Çünkü oraya hiç yağmur düşmemişti. O çatlak, insandaki gaflet gibidir. Yağmur gökten ikram, bereket ve rahmet olarak gelir. Kalplerinde ikrama hazır olması icap eder.
Her şey secde ederken, her şey Allah'ı tesbih ederken (dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, hayvanlar ve mevcudat) senin kulluktan uzak durman için bahanen nedir? Dağlar emaneti yüklenmekten, toprak razı oldu, su teslimiyet gösterdi ve her şey itaat etti de sen ise dünya tarlasında başıboş bırakılacağını mı sanıyorsun? Kalbini toprağı sular gibi sulamalısın ki ruhun yüceliklere erişsin. Her yaptığın o vakit ibadet olur. Niyetin sağlam ise secdelerin seni diriltir. Gözün nura dönüşmüşse, yağmur gibi rahmet ve bereket olur. Toprak olmadan suya kavuşmayı unut. Teslimiyet göstermeden dirilemezsin. Yağmur rahmet, toprak ise teslimiyettir. Diriliş ikisinin aşkından meydana gelir.
7 Ocak 2026 - İstanbul