İktisat ve siyaset biliminin en kadim sorularından biri şudur: “Dünyada istikrarı kim sağlar?” Kimine göre güçlü bir hegemonun kuralları dayatması gerekir, kimine göre ise baskıdan ziyade rıza ile kurulan bir düzen kalıcıdır. Tıpkı Osmanlı’nın çöküşünden sonra "Hasta Adam" unvanını devralan ve bir buçuk asır boyunca dünya ticaretine yön veren İngiltere gibi. Bir zamanlar "Güneş Batmayan İmparatorluk" olarak anılan Britanya, 19. yüzyılda yalnızca coğrafi bir güç değil, aynı zamanda küresel ekonominin de taçsız kralıydı.
Londra, tartışmasız şekilde dünyanın finans ve ticaret merkeziydi. Sterlin, uluslararası para sisteminin kalbi hâline gelmişti. Sanayi Devrimi’nin ateşlediği üretim üstünlüğüyle yetinmeyen İngiltere, merkantilist sistemi tasfiye ederek serbest ticaretin öncüsü oldu. Denizleri kontrol eden donanması ve geniş imparatorluğu sayesinde bir "Pax Britannica" (Britanya Barışı) tesis edilmişti. Ancak bu refah ve istikrar, beraberinde zayıflık tohumlarını da taşıyordu.
Güç Zehirlenmesi ve Rekabetin Ayak Sesleri
Hegemonik İstikrar Teorisi’ne göre, bir güç küresel refahı sağlamak için ekonomik üstünlüğünü kullanırsa, diğer devletler zamanla teknoloji ve verimlilikte aradaki farkı kapatmaya çalışır. Tıpkı köy kahvesinde en iyi tarlaya sahip ağanın, kısa sürede komşularının yeni sulama tekniklerini öğrenmesi gibi.
İşte tam bu noktada, İngiltere’nin tahtına göz diken iki genç dev sahneye çıktı: ABD ve Almanya. Bu ülkeler, gelişmekte olan sanayi sektörlerini İngiliz mallarına karşı korumak için korumacılık politikalarına yöneldiler. İngiltere’nin Hollanda’ya karşı kullandığı merkantilist silah, bu kez ona karşı çevrilmişti. Bu rekabet, sürtüşmeleri ve sonunda I. Dünya Savaşı’nı kaçınılmaz hâle getirdi.
Altın Standardı ve Kör Noktadaki Borçlar
İngiliz hegemonyasının merkezinde Altın Standardı sistemi vardı. Paraların değerini altına bağlayan bu sistem, küresel finansal akışları kolaylaştırdı ancak aynı zamanda ekonomik dalgalanmaların ve krizlerin hızla yayılmasına neden oldu. I. Dünya Savaşı, bu yapıyı temelden sarstı. Savaş, İngiltere'nin zayıflığını tamamen açığa çıkardı. ABD, savaş sırasında müttefiklere sağladığı kredilerle dünyanın en büyük alacaklısı hâline geldi.
Savaş borçları ve Almanya’nın ödemekle yükümlü olduğu tazminatlar, yeni bir istikrarsızlık döngüsü meydana getirdi. Özellikle ABD’nin borçların derhal ödenmesinde ısrar etmesi, Avrupa’nın toparlanmasını engelledi ve 1930’lardaki Büyük Buhran’ın etkilerini katladı. Bu durum, politik vizyon eksikliğinin ne denli büyük felaketlere yol açabileceğinin acı bir göstergesiydi.
Çöken Hegemon ve Korumacılığın Geri Dönüşü
Ne zaman küresel bir güç boşluğu oluşsa, ülkeler içe dönmeye ve “Otarşik Politikalar” (kendi kendine yetme) benimsemeye eğilim gösterir. 1930’larda ABD’nin gümrük duvarlarını önemli ölçüde yükseltmesi, bütün dünyada gümrük tarifelerinde artışlara yol açtı ve küresel ekonomik çöküşü (Büyük Depresyon) hızlandırdı. Uluslararası işbirliği bağları zayıfladı, her ülke kendi "gümrük duvarını" yükselterek küresel kaosa davetiye çıkardı.
Velhasıl günümüzde küresel güç mücadelesi (ABD-Çin rekabeti) tekrar kızışırken, geçmişin hatalarından ders almak hayati önem taşıyor. Ekonomik gücün sürdürülebilirliği, yalnızca askeri baskıyla değil, aynı zamanda diğer aktörlerin rızasını kazanarak mümkündür.
İngiliz hegemonyasının çöküşü bize şunu gösteriyor: Mutlak güç kısa ömürlüdür. Ekonomik üstünlüğün devamı, yalnızca rekabeti değil, aynı zamanda küresel sistemi adil bir şekilde yönetme sorumluluğunu da gerektirir.
Selam ve Dua ile…