Krizin tanımı ve kavramsal çerçevesiyle baktığımızda, Sudan’da 15 Nisan 2023 tarihinde başlayan ve günümüzde 32. ayına giren çatışmalar, klasik anlamda bir iç savaş olarak ele alınamayacak ölçüde derinleşmiş, çok aktörlü ve çok katmanlı bir bölgesel kriz görünümü kazanmıştır. Sudan krizi, sadece Sudan devletinin iç siyasal yapısını ve toplumsal dokusunu değil Afrika Boynuzu’nu, Kızıldeniz güvenliğini, Körfez ülkeleri arasındaki rekabeti ve Ortadoğu’nun genel güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen bir jeopolitik kırılma alanı haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler raporları ve uluslararası insani yardım kuruluşlarının verilerine göre, bugüne kadar 150 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, 13 milyondan fazla kişi ülke içinde yerinden edilmiş ve 3 milyondan fazla Sudanlı komşu ülkelere sığınarak mülteci konumuna düşmüştür. Bu veriler Sudan krizini, 21. yüzyılın en ağır insani felaketlerinden biri haline getirmektedir. Ancak krizin bu ölçüde derinleşmesi, yalnızca iç siyasi rekabetle açıklanamayacak; Sudan’ın sahip olduğu jeopolitik konum, doğal kaynaklar ve bölgesel güç mücadeleleriyle birlikte değerlendirilmesi gereken yapısal bir süreci ifade etmektedir.
1.Sudan’ın Jeopolitik Konumu ve Stratejik Önemi
Harita üzerinden bakıldığında Sudan, Afrika ile Ortadoğu arasındaki tüm stratejik geçiş hatlarının kesişim noktasında yer almaktadır. Ülkenin Kızıldeniz’e 800 kilometreden fazla kıyıya sahip olması, Sudan’ı küresel deniz ticareti ve enerji taşımacılığı açısından vazgeçilmez bir aktör konumuna getirmektedir. Kızıldeniz; Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin geçtiği hayati bir su yoludur.
Harita üzerinde Sudan’ın kuzeyde Mısır, doğuda Eritre ve Etiyopya, batıda Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti, güneyde ise Güney Sudan ile çevrili olması; ülkeyi Afrika Boynuzu güvenlik mimarisinin merkezinde konumlandırmaktadır. Bu durum Sudan’ı, yalnızca Afrika içi dengeler açısından değil Körfez ülkeleri, İsrail, ABD ve küresel ticaret ağları açısından da stratejik bir ülke haline getirmektedir. Bu bağlamda Sudan’daki istikrarsızlık, yalnızca ulusal sınırlar içerisinde kalmamakta, Kızıldeniz güvenliği, Afrika Boynuzu’ndaki güç dengeleri ve Ortadoğu’nun deniz ticareti hatlarını doğrudan etkilemektedir.
2. El-Faşir, Darfur ve Krizin Kırılma Noktası
Sudan krizinin seyrini değiştiren en kritik gelişmelerden biri, Paramiliter güç olan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) Darfur bölgesindeki El-Faşir kentini ele geçirmesi olmuştur. 540 günü aşan kuşatma sürecinin ardından El-Faşir’de yaşananlar, krizin askeri boyutunun ötesine geçerek toplumsal ve insani yıkım boyutunu gözler önüne sermiştir. Uluslararası raporlar, bölgede etnik temizlik, sivillere yönelik sistematik saldırılar, sağlık çalışanlarının hedef alınması ve kamu kurumlarının bilinçli şekilde yok edilmesi gibi ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığını ortaya koymaktadır. On binlerce sivilin zorla yerinden edilmesi, Darfur bölgesini Sudan krizinin en trajik alanlarından biri haline getirmiştir. Bu gelişmeler, Sudan krizinin geçici bir güvenlik sorunu olmadığını, uzun vadeli bir toplumsal çözülme sürecine dönüştüğünü göstermekte olduğunu gözlemliyoruz.
Sudan’daki çatışmalar, bölgesel ve küresel aktörlerin doğrudan askeri müdahalesi yerine aynı zamanda, vekil güçler üzerinden yürüttüğü bir savaş niteliği taşımaktadır. Birleşmiş Milletler raporları ve bağımsız gözlemci kuruluşlar, Sudan sahasında özellikle Körfez ülkelerinin etkisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE), Hızlı Destek Kuvvetleri’ne silah, mühimmat, lojistik destek ve paralı asker sağladığına dair güçlü bulgular bulunmaktadır. Bu destek yalnızca askeri alanla sınırlı kalmamakta; siyasi meşruiyet oluşturma ve alternatif yönetim yapıları inşa etme çabalarını da kapsamaktadır.
Tüm bu gelişmelerin arka planını ve Sudan krizinin ekonomik boyutunu anlamak açısından altın ticareti kritik bir öneme sahiptir. 2023 verilerine göre Sudan’ın yaklaşık 5,09 milyar dolar değerindeki altın ihracatının en büyük alıcısı Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Resmi rakamlara göre BAE, Sudan altın ihracatının yüzde 23’ünü tek başına gerçekleştirmektedir. Bu noktada gayri resmi altın ticareti ve kaçakçılık faaliyetleri dikkate alındığında, Sudan–BAE arasındaki altın ilişkisinin çok daha derin ve karmaşık olduğu anlaşılmaktadır. Altın, Sudan bağlamında yalnızca bir doğal kaynak olmaktan ziyade; silahlanmanın, paralı asker ağlarının ve çatışmanın sürekliliğinin temel finansman unsurlarından biri haline gelmiştir.
OEC World verilerine göre 2023 yılında dünya genelinde yaklaşık 574 milyar dolarlık altın ticareti gerçekleştirilmiştir. Bu ticarette İsviçre 109 milyar dolar ile ilk sırada yer alırken, BAE 46,8 milyar dolar ile ikinci sırada, İngiltere ise 33 milyar dolar ile üçüncü sırada bulunmaktadır. Böylelikle, BAE’nin Afrika kıtasından altın ithalatında yapısal bir merkez haline geldiğini açık biçimde göstermektedir. Sudan bu ağın yalnızca görünen kısmını oluşturmakta, Afrika’nın farklı bölgelerinden gelen altın akışları BAE üzerinden küresel piyasalara entegre edilmektedir.
Sudan krizinde dikkat çeken bir diğer unsur, silah ve paralı asker tedarik zincirlerinin çok uluslu ve organize bir yapıya sahip olmasıdır. Libya, Çad, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun ve Kenya gibi ülkeler üzerinden HDK’ya düzenli silah ve mühimmat akışı sağlandığı rapor edilmektedir. Kolombiya başta olmak üzere farklı ülkelerden getirilen paralı askerlerin, Avrupa ve Körfez ülkeleri üzerinden Sudan sahasına taşındığına dair somut bulgular bulunmaktadır. Bu durum, Sudan savaşının küresel güvenlik riskleri barındıran bir çatışma alanı olduğunu göstermektedir.
3. Sudan Krizi Bağlamında Bölgesel Aktörlerin Rolü: Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan
3.1. Mısır’ın Sudan Krizine Yönelik Güvenlik Odaklı Politikası
Mısır açısından Sudan, yalnızca güney sınırında yer alan bir komşu ülke değil; Nil Nehri güvenliği, rejim istikrarı ve Afrika Boynuzu dengeleri bakımından stratejik bir derinlik alanıdır. Kahire yönetimi, Sudan’daki krizde açık biçimde Sudan Silahlı Kuvvetleri’ni destekleyen bir pozisyon almıştır. Bu tutumun somut göstergelerinden biri, çatışmaların başladığı ilk günlerde Kuzey Sudan’daki Merowe Hava Üssü’nde Mısır askerlerinin bulunmasıdır. Hızlı Destek Kuvvetleri’nin bu üssü ele geçirmesi ve Mısırlı askerlerin kısa süreli alıkonulması, Mısır’ın Sudan ordusuyla yürüttüğü askeri iş birliğini gözler önüne sermiştir. Bu olay, Mısır’ın krizde tarafsız bir arabulucu değil merkezi devlet otoritesini savunan statükocu bir aktör olduğunu ortaya koymuştur.
Mısır’ın bu yaklaşımının arka planında, Etiyopya’nın inşa ettiği Hedasi Barajı (GERD) süreci önemli bir yer tutmaktadır. Sudan’da merkezi otoritenin zayıflaması veya paramiliter yapıların güçlenmesi, Mısır’ın Nil Nehri üzerindeki müzakere gücünü zayıflatacaktır. Bu nedenle Kahire, Sudan’da düzenli ordunun devletin tek meşru silahlı gücü olarak kalmasını, kendi ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılı görmektedir. Dolayısıyla Sudan krizi, Mısır açısından sadece bir komşu ülkedeki istikrarsızlık olmaktan ziyade; su jeopolitiği ve rejim güvenliği meselesidir.
3.2. Türkiye’nin Stratejik Rolü
Türkiye’nin Sudan’a yönelik yaklaşımı ise Mısır’dan somut adımlar niteliğinde ayrışmaktadır. Ankara, Sudan krizinde doğrudan askeri angajmandan kaçınarak daha çok diplomatik, insani ve yumuşak güç araçlarını kullanmayı tercih etmiştir. Türkiye’nin Sudan’a yönelik stratejik ilgisi, özellikle 2017 yılında imzalanan Sevakin Adası anlaşmasıyla somutlaşmıştır. Osmanlı dönemine ait bu liman kentinin restorasyonu ve işletilmesini öngören anlaşma, Türkiye’ye Kızıldeniz’de lojistik ve sembolik bir varlık kazandırma potansiyeli taşımaktaydı. Ancak 2019’da Beşir rejiminin devrilmesi ve sonrasında yaşanan siyasi istikrarsızlık, bu projenin fiilen askıya alınmasına yol açmıştır.
Sudan’daki çatışmalar süresince Türkiye, taraflardan birini silahlandırmak veya askeri olarak desteklemek yerine; tahliye operasyonları, insani yardım faaliyetleri ve diplomatik çağrılar üzerinden pozisyon almıştır. Bu durum, Türkiye’nin Sudan’daki etkisinin istikrar koşullarına bağlı olduğunu göstermektedir. Ankara, Sudan krizinde dengeleyici bir aktör olmayı hedeflemiş ancak sahadaki sert güç mücadelesi karşısında sınırlı bir etki alanına sahip olmuştur.
3.3. Suudi Arabistan’ın BAE’den Ayrışan Politikası
Suudi Arabistan ise Sudan krizinde BAE’den ayrışan fakat tamamen karşıt olmayan bir çizgi izlemektedir. Riyad açısından Sudan, Kızıldeniz güvenliği ve deniz ticaret hatlarının istikrarı bakımından kritik bir öneme sahiptir. Bu nedenle Suudi Arabistan, krizin tamamen kontrolden çıkmasını engellemek amacıyla diplomatik girişimlere ağırlık vermiştir. ABD ile birlikte başlatılan Cidde Barış Görüşmeleri, bu yaklaşımın en somut örneğini oluşturmaktadır. Görüşmelerde hem Sudan Silahlı Kuvvetleri hem de HDK temsilcileri masaya oturtulmuş; ateşkes ve insani erişim konuları gündeme getirilmiştir.
Ancak sahadaki silahlı aktörlerin dış destek ağları ve özellikle BAE’nin HDK’ya sağladığı yoğun askeri ve ekonomik destek, bu diplomatik sürecin kalıcı sonuçlar üretmesini engellemiştir. Suudi Arabistan, Sudan’da istikrarı önceleyen bir tutum sergilese de, Körfez içi rekabeti açık bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmıştır. Bu nedenle Riyad’ın Sudan politikası, kontrollü ve temkinli bir karakter taşımaktadır.
4. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Etkili Rolü
4.1.İsrail’in Çıkar Temelli Yaklaşım Politikası
Sudan krizinin en az konuşulan ancak stratejik açıdan en dikkat çekici boyutlarından biri İsrail’in sahadaki etkisidir. İsrail açısından Sudan; Kızıldeniz güvenliği, Arap-İsrail normalleşme süreci ve bölgesel deniz ticaret yollarının kontrolü bağlamında kritik bir jeopolitik alan niteliği taşımaktadır. İsrail’in Sudan’a Yönelik Stratejik İlgisinin Arka Planına baktığımızda, Sudan’ın 2020 yılında İbrahim Anlaşmaları’na katılmayı kabul etmesi, İsrail’in bu ülkeye yönelik ilgisini belirgin biçimde artırmıştır. ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleşen bu süreçte Sudan, “terörü destekleyen devletler” listesinden çıkarılma karşılığında İsrail ile normalleşme yoluna girmiştir. Bu adım, Sudan’ı İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinde potansiyel bir ortak konumuna taşımıştır.
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdülfettah el-Burhan’ın Uganda’nın başkenti Kampala’da İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile bir araya gelmesi, bu sürecin sembolik kırılma noktalarından biri olmuştur. Bu görüşmenin, Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in organizasyonuyla gerçekleşmesi ise Körfez–İsrail–Sudan hattındaki örtük koordinasyonu açık biçimde ortaya koymuştur.
4.1.1. Savaşın Başlaması ve İsrail’in Çift Kanallı Teması
2023 Nisan’ında Sudan’da savaşın başlamasıyla birlikte, ülkenin iki ana askeri gücü olan Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAK) ile Hızlı Destek Güçleri (HDG) karşı karşıya gelmiştir. El-Burhan’ın yardımcısı konumundaki General Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ile kurduğu güçlü ilişkiler ve Yemen savaşındaki rolü sayesinde bölgesel bir aktöre dönüşmüştür. Bu süreçte İsrail’in istihbarat servisi Mossad ile Hemedti arasında temaslar kurulduğu bilinmektedir. İsrail’in Sudan’daki yaklaşımı dikkat çekici biçimde iki kanallı ilerlemiştir: Dışişleri Bakanlığı el-Burhan ve SAK’a daha yakın bir tutum sergilerken, Mossad’ın HDG ile ilişkilerini sürdürdüğü görülmüştür. Bu durum, İsrail’in krizi bir “kazanan taraf” beklentisiyle değil, her iki aktörü de kontrol edilebilir tutma stratejisiyle yönettiğini göstermektedir.
Sudan’daki savaşın sona ermesi için Arap başkentlerinde bir uzlaşıya varılması gerektiği uzun süredir bilinmektedir. Ancak bu uzlaşının şekillenmesinde İsrail’in rolü giderek daha belirleyici hâle gelmektedir. Sudan’ın kaderi, yerel aktörlerin iradesinden çok İsrail, Körfez ülkesi olan BAE ve bölgesel güvenlik hesapları tarafından belirlenen bir satranç tahtasında şekillenmekte olduğunu açıkça gözlemliyoruz.
4.2. BAE’nin Sudan’daki Devlet Dışı ve Ekonomik Çıkar Etkisi
Birleşik Arap Emirlikleri ise Sudan krizinde en etkili ve en tartışmalı aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. BAE’nin rolü, klasik diplomatik destekten ziyade devlet dışı savaş finansmanı ve vekil güçler üzerinden şekillenmektedir. Özellikle Sudan’daki altın ticareti, BAE’nin krizdeki etkisini anlamak açısından merkezi bir öneme sahiptir. Darfur bölgesindeki altın madenlerinin önemli bir kısmı HDK kontrolünde bulunmakta; bu altın, büyük ölçüde Dubai üzerinden küresel piyasalara entegre edilmektedir. Bu gelirler, HDK’nın silahlanmasını, paralı asker istihdamını ve sahada uzun süre savaşabilmesini mümkün kılmaktadır.
Birleşmiş Milletler raporları, Libya, Çad ve Kolombiya gibi ülkelerden getirilen paralı askerlerin, BAE merkezli lojistik ve finansal ağlar üzerinden Sudan’a taşındığını ortaya koymaktadır. Bu yapı, Sudan’daki çatışmayı yerel bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkararak küresel güvenlik riskleri barındıran bir vekâlet savaşına dönüştürmektedir. Bu bağlamda BAE, Sudan’da çıkarlarını maksimize etmeye yönelik, kurumsallaşmış bir devlet dışı savaş modeli uygulamaktadır.
5. ABD’nin Dolaylı Rolü
ABD, Sudan krizinde doğrudan askerî bir aktör olarak sahada yer almamakla birlikte, diplomatik tutumu ve yaptırım politikaları aracılığıyla çatışma üzerinde dolaylı bir etki kurmaktadır. Washington, askerî müdahaleden özellikle kaçınırken, krizi daha çok diplomatik açıklamalar ve sınırlı yaptırımlarla yönetmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, ABD’nin Sudan’daki iç savaşı sona erdirmekten ziyade, çatışmayı belirli bir denge içinde tutmayı ve İsrail’in çıkarını korumayı amaçladığı yönünde eleştirilere yol açmaktadır. Bu çerçevede ABD, Sudan’daki savaşı beslediğini ileri sürdüğü bazı uluslararası ağları ve RSF ile bağlantılı aktörleri hedef alan yaptırımlar uygulamıştır. Ancak bu yaptırımların seçici ve sınırlı kalması, sahadaki güç dengelerini ciddi biçimde değiştirmekten uzak olmuştur. Dolayısıyla ABD’nin bu adımları, daha çok siyasi mesaj verme niteliği taşımakta olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunları ele aldığımızda ABD’nin Sudan krizindeki rolü, askerî açıdan pasif olduğunu; diplomatik ve siyasi açıdan ise seçici bir müdahale olarak tanımlanabilir. Silah ambargolarının sınırlı uygulanması, müttefiklere yönelik düşük baskı ve güçlü bir barış stratejisinin yokluğu, ABD’nin Sudan’ı bir çözüm alanı olmaktan çok kontrollü bir istikrarsızlık sahası olarak değerlendirdiği izlenimini doğurmaktadır.
6. Sudan Çatışmalarında öne çıkan Kızıldeniz Saldırıları
Sudan krizi bağlamında Kızıldeniz hattında artan saldırılar, bölgenin ne denli stratejik bir konuma sahip olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Ticari gemilere yönelik saldırılar, deniz yollarının güvenliğini doğrudan tehdit etmekte; küresel ticaret akışında ciddi riskler oluşturmaktadır. Sudan çatışmaları bağlamında Kızıldeniz hattına doğrudan veya dolaylı etki eden saldırılar, savaşın coğrafi olarak iç bölgelerden stratejik kıyı alanlarına doğru genişlediğini göstermektedir.
Temmuz 2025’te Merowe Hava Üssü’ne yönelik Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından gerçekleştirilen drone saldırısı, Kızıldeniz kıyılarını koruyan hava savunma altyapısının kırılganlığını ortaya koymuştur (Sudans Post, 7 Temmuz 2025). Bu saldırı, Port Sudan ve çevresindeki lojistik ve askeri hatların dolaylı biçimde tehdit altında olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Öte yandan, Kassala ve el-Faşaga bölgelerinde yaşanan güvenlik bozulması, Kızıldeniz’e açılan kara ve tarım koridorlarının istikrarsızlaştığını ortaya koymaktadır. Sudanlı yetkililerin, Etiyopya sınırına yakın el-Faşaga’daki tarım faaliyetlerini güvenlik gerekçesiyle durdurduklarını açıklamaları, çatışmaların yalnızca askeri değil ekonomik ve ticari hatları da hedef aldığını göstermektedir (Sudan Tribune, 4 Temmuz 2025).
Bu gelişmeler, Kızıldeniz’in hava üsleri, sınır bölgeleri ve lojistik hinterlandıyla birlikte çok katmanlı bir güvenlik alanı hâline geldiğini ortaya koymaktadır. Sudan’daki çatışmalar bu yönüyle, Kızıldeniz üzerinden yürüyen küresel ticaret ve enerji akışları için dolaylı fakat kalıcı riskler üretmektedir. Böylelikle, Kızıldeniz’in sadece bir deniz yolu olmadığını aynı zamanda küresel güç mücadelesinin aktif bir cephesi haline geldiğini göstermektedir. Sudan kıyılarının bu hatta yakınlığı, ülkeyi stratejik bir kontrol alanına dönüştürmektedir.
Genel değerlendirmeyle Sudan krizini ele alacak olursak, Afrika ile Ortadoğu arasındaki jeopolitik dengelerin yeniden şekillendiği kritik bir eşik noktasıdır. Kızıldeniz güvenliği, altın jeopolitiği, vekalet savaşları ve normalleşme politikaları bu krizin temel belirleyici unsurlarıdır. Sudan’da yaşananlar, uluslararası sistemin krizlere yaklaşım biçimini ve çıkar-temelli müdahaleciliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Sudan’ın sıradan bir ülke olmadığını; küresel düzenin işleyişini anlamak açısından yapısal bir örnek teşkil ettiğini ve küresel aktörlerin işleyişini, açık politikasını gözler önüne seren önemli bir aktör konumundadır.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonyo Guterreş’in de ifade ettiği gibi, “Sudan, giderek bölgesel ve küresel güçlerin rekabet ettiği bir vekâlet savaşına dönüşmektedir.” Bu tespit, Sudan’da yaşananların yerel dinamiklerin ötesine geçtiğini ve küresel çıkar mücadelelerinin sahaya doğrudan yansıdığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Kaynakça
Reuters. (2025, 9 Aralık). U.S. imposes sanctions on network it accuses of fueling war in Sudan. Reuters.
United Nations Panel of Experts on Sudan, Final Reports (2023–2025)
International Crisis Group, Sudan’s Conflict and Regional Dimensions, 2024
https://responsiblestatecraft.org/advocates-send-letter-to-biden/ Çeviri: YDH
Human Rights Watch, Mass Atrocities in Darfur, 2024
SIPRI, Arms Transfers Database
OEC World, Gold Trade Statistics, 2023