Abdulhakim Demir
Köşe Yazarı
Abdulhakim Demir
 

İçten Gelen Serzeniş

Bir ülkenin nabzı gençliğinde atar derler. Ama bugün o nabzı ölçmeye kalksanız, ritmi bozuk, sesi kısık, yüzü yorgun çıkar karşınıza. Çünkü gençlik artık sadece geleceğin umudu değil; bugünün yükünü de sırtında taşıyan, çoğu zaman da bunun hesabını tek başına ödemek zorunda bırakılan bir kuşak. Bugün genç olmak, yalnızca hayal kurmak değil; hayal kurmaya utanmak hâline geldi. “Gerçekçi ol” nasihatleriyle törpülenen idealler, “şükret” telkinleriyle bastırılan itirazlar var. Okuyan ama iş bulamayan, çalışan ama geçinemeyen, konuşan ama duyulmayan bir gençlikten söz ediyoruz. Üstelik bütün bunlar olurken onlara sürekli sabırlı olmaları, beklemeleri, susmaları öğütleniyor. Sanki zaman sonsuz, gençlik ise tekrar eden bir mevsimmiş gibi. Eğitim bir yarış pistine dönüştü; ama finiş çizgisi belirsiz. Diplomanın değeri her geçen gün biraz daha aşınıyor, emekle karşılık arasındaki bağ kopuyor. Gençler “kendini geliştir” çağrıları arasında boğulurken, hangi yönde yüzeceklerini bilmiyor. Bir yandan küresel rekabet, diğer yandan yerel çıkmazlar… Bu sıkışmışlık hâli, yalnızca ekonomik değil; psikolojik bir yorgunluk da üretiyor. Kaygı, gençliğin ortak dili hâline gelmiş durumda. Sosyal medyada “başarı hikâyeleri” akıyor ekranlardan. Otuz yaşında şirket kuranlar, yirmi beşinde dünyayı gezenler… Ama kamera arkası yok. Gençlere ilham diye sunulan bu vitrinin arkasında, görünmeyen binlerce hayal kırıklığı var. Kıyas, umudu kemiren sessiz bir kurt gibi. Kimse başarısızlığı konuşmuyor; oysa en çok orada ortaklaşıyoruz. Gençlik, itiraz ettiğinde “nankör”, sessiz kaldığında “ilgisiz” ilan ediliyor. Siyasette de, iş hayatında da, medyada da gençlere çoğu zaman bir dekor muamelesi yapılıyor. Fotoğraf karesinde varlar ama karar masasında yoklar. Sonra da “Neden sahiplenmiyorlar?” diye soruluyor. Sahiplenilmeden sahiplenmek bekleniyor. Bir de göç meselesi var. Gitmek isteyenler suçlanıyor, kalanlar teselli ediliyor. Oysa bu bir tercih değil çoğu zaman; bir kaçış refleksi. Umudun bavula sığdırılmaya çalışıldığı bir hâl. Kimse kolay kolay toprağından, dilinden, anılarından vazgeçmez. Ama gençlik, geleceğini hayal edemediği yerde kalmakta zorlanıyor. Bu bir serzeniş, evet. Ama içten. Çünkü gençler lütuf değil, adalet istiyor. Ayrıcalık değil, fırsat eşitliği talep ediyor. Dinlenmek değil, ciddiye alınmak istiyorlar. Hata yapma hakkı, deneme cesareti, düşüp kalkabilme özgürlüğü… Kısacası, insan gibi yaşamak. Belki de en çok şunu kaçırıyoruz: Gençlik bir sorun değil, bir imkân. Bastırıldığında değil, açıldığında güçlenir. Susturulduğunda değil, konuştuğunda olgunlaşır. Bugünü gençlerle birlikte kurmadan, yarını kimseye emanet edemeyiz. Bu yazı bir sitemle bitsin ama umutsuzlukla değil. Çünkü hâlâ konuşan, üreten, direnen bir gençlik var. Ve belki de yapılması gereken ilk şey çok basit: Onları gerçekten dinlemek. Çünkü içten gelen bu serzeniş, duyulursa dönüşebilir; duyulmazsa büyür
Ekleme Tarihi: 29 Aralık 2025 -Pazartesi
Abdulhakim Demir

İçten Gelen Serzeniş

Bir ülkenin nabzı gençliğinde atar derler. Ama bugün o nabzı ölçmeye kalksanız, ritmi bozuk, sesi kısık, yüzü yorgun çıkar karşınıza. Çünkü gençlik artık sadece geleceğin umudu değil; bugünün yükünü de sırtında taşıyan, çoğu zaman da bunun hesabını tek başına ödemek zorunda bırakılan bir kuşak. Bugün genç olmak, yalnızca hayal kurmak değil; hayal kurmaya utanmak hâline geldi. “Gerçekçi ol” nasihatleriyle törpülenen idealler, “şükret” telkinleriyle bastırılan itirazlar var. Okuyan ama iş bulamayan, çalışan ama geçinemeyen, konuşan ama duyulmayan bir gençlikten söz ediyoruz. Üstelik bütün bunlar olurken onlara sürekli sabırlı olmaları, beklemeleri, susmaları öğütleniyor. Sanki zaman sonsuz, gençlik ise tekrar eden bir mevsimmiş gibi. Eğitim bir yarış pistine dönüştü; ama finiş çizgisi belirsiz. Diplomanın değeri her geçen gün biraz daha aşınıyor, emekle karşılık arasındaki bağ kopuyor. Gençler “kendini geliştir” çağrıları arasında boğulurken, hangi yönde yüzeceklerini bilmiyor. Bir yandan küresel rekabet, diğer yandan yerel çıkmazlar… Bu sıkışmışlık hâli, yalnızca ekonomik değil; psikolojik bir yorgunluk da üretiyor. Kaygı, gençliğin ortak dili hâline gelmiş durumda. Sosyal medyada “başarı hikâyeleri” akıyor ekranlardan. Otuz yaşında şirket kuranlar, yirmi beşinde dünyayı gezenler… Ama kamera arkası yok. Gençlere ilham diye sunulan bu vitrinin arkasında, görünmeyen binlerce hayal kırıklığı var. Kıyas, umudu kemiren sessiz bir kurt gibi. Kimse başarısızlığı konuşmuyor; oysa en çok orada ortaklaşıyoruz. Gençlik, itiraz ettiğinde “nankör”, sessiz kaldığında “ilgisiz” ilan ediliyor. Siyasette de, iş hayatında da, medyada da gençlere çoğu zaman bir dekor muamelesi yapılıyor. Fotoğraf karesinde varlar ama karar masasında yoklar. Sonra da “Neden sahiplenmiyorlar?” diye soruluyor. Sahiplenilmeden sahiplenmek bekleniyor. Bir de göç meselesi var. Gitmek isteyenler suçlanıyor, kalanlar teselli ediliyor. Oysa bu bir tercih değil çoğu zaman; bir kaçış refleksi. Umudun bavula sığdırılmaya çalışıldığı bir hâl. Kimse kolay kolay toprağından, dilinden, anılarından vazgeçmez. Ama gençlik, geleceğini hayal edemediği yerde kalmakta zorlanıyor. Bu bir serzeniş, evet. Ama içten. Çünkü gençler lütuf değil, adalet istiyor. Ayrıcalık değil, fırsat eşitliği talep ediyor. Dinlenmek değil, ciddiye alınmak istiyorlar. Hata yapma hakkı, deneme cesareti, düşüp kalkabilme özgürlüğü… Kısacası, insan gibi yaşamak. Belki de en çok şunu kaçırıyoruz: Gençlik bir sorun değil, bir imkân. Bastırıldığında değil, açıldığında güçlenir. Susturulduğunda değil, konuştuğunda olgunlaşır. Bugünü gençlerle birlikte kurmadan, yarını kimseye emanet edemeyiz. Bu yazı bir sitemle bitsin ama umutsuzlukla değil. Çünkü hâlâ konuşan, üreten, direnen bir gençlik var. Ve belki de yapılması gereken ilk şey çok basit: Onları gerçekten dinlemek. Çünkü içten gelen bu serzeniş, duyulursa dönüşebilir; duyulmazsa büyür
Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.