Abdulhakim Demir
Köşe Yazarı
Abdulhakim Demir
 

Yapay Zekâ Yarışı ve Türkiye: Üretimden Güvenliğe Yeni Bir Dönüşüm

Dünya yeni bir teknolojik kırılmanın tam ortasında. Sanayi devrimleri, enerji dönüşümleri, küresel ticaret dalgaları… Hepsi insanlık tarihinin rotasını değiştirmişti. Bugünse benzer büyüklükte bir dönüşüm, yapay zekâ etrafında şekilleniyor. Üstelik bu kez değişim yalnızca ekonomi ya da iletişim alanıyla sınırlı değil; güvenlikten uluslararası politikalara, hatta toplumsal dokudan devlet kapasitesine kadar uzanan geniş bir etkiler zinciri oluşturuyor. Tam da bu nedenle, ABD ile Çin arasında giderek sertleşen yapay zekâ rekabeti, teknoloji alanının çok ötesine taşmış durumda. Doğal olarak bu çember Türkiye’yi de içine alıyor. Zira küresel teknolojik güç dengeleri yeniden şekillenirken hiçbir ülkenin —hele ki Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan bir ülkenin— bu yarışın dışında kalması mümkün değil. Ekonomik büyüme hedeflerinden dış politika hamlelerine, hatta savunma sanayisinin gelecek vizyonuna kadar birçok stratejik alan artık yapay zekâyla bağlantılı bir zeminde ilerliyor. Türkiye son yıllarda savunma teknolojilerinde ciddi bir sıçrama yakaladı. Ancak önümüzdeki dönemde asıl belirleyici olan, bu teknolojilerin yapay zekâ ile bütünleşme kapasitesi olacak. İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, sınır güvenliğinden siber savunmaya kadar birçok alan artık yalnızca donanımsal yeteneklerle gelişmiyor; algoritmaların zekâsı da en az çeliğin dayanıklılığı kadar önemli hale geldi. Bu yüzden Türkiye’nin savunma sanayisinde geldiği nokta güçlü bir temel sunuyor, ancak küresel rekabette daha yukarıya çıkmak için ciddi Ar-Ge yatırımlarına, nitelikli insan kaynağına ve uzun vadeli bir teknoloji ekosistemine ihtiyaç var. Bir diğer kritik başlık ise üretim ekonomisinin dönüşümü. Dünya genelinde şirketler üretim süreçlerini otomasyon ve yapay zekâ destekli analizlerle optimize ederken, Türkiye’nin ihracat potansiyeli de bu dalgaya uyum sağlamak zorunda. Aksi halde rekabet gücünün giderek zayıflaması kaçınılmaz olur. Çünkü artık mesele yalnızca ucuz iş gücü ya da lojistik avantaj değil; veri okuryazarlığı, akıllı üretim hatları ve hızlı inovasyon döngüsü belirleyici oluyor. Bu noktada stratejik bir fırsat da var: Türkiye, coğrafi konumu ve genç nüfus avantajıyla, bölgesel bir teknoloji üretim ve veri merkezi haline gelebilir. Avrupa’nın yaşlanan nüfusu ve Asya’daki yüksek rekabet koşulları düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu boşluğu doldurma ihtimali hiç de düşük değil. Ancak bunun için eğitim sisteminin teknoloji odaklı yetkinlikleri öncelemesi, üniversite–sanayi işbirliklerinin güçlenmesi ve uzun soluklu bilim politikalarının kararlılıkla sürdürülmesi şart. Elbette yapay zekâ yalnızca fırsatlar sunmuyor; etik ve güvenlik riskleri de ciddi şekilde büyüyor. Veri mahremiyeti, algoritmik denetimsizlik, yanlış bilginin yayılımı, siber saldırılar… Tüm bunlar modern devletler için yeni ulusal güvenlik başlıkları oluşturuyor. Türkiye’nin bu alanda sağlam bir yasal çerçeve oluşturması, kamusal veriyi şeffaf ve güvenli biçimde yönetmesi ve özel sektörün hızlı ilerleyişini stratejik dengeyle yönlendirmesi gerekiyor. Sonuç olarak dünya, yavaş yavaş yeni bir düzenin eşiğine geliyor ve bu düzenin merkezinde yapay zekâ bulunuyor. Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya bu dönüşümü kenardan izleyen bir ülke olacak ya da kendi kapasitesini cesur adımlarla büyütüp bölgesel ve küresel yarışta kendine güçlü bir yer açacak. Tarih, bekleyenleri değil, hazırlananları ödüllendirir. Türkiye’nin bugün vereceği kararlar, yarının teknolojik haritasında hangi konumda olacağını belirleyecek.
Ekleme Tarihi: 11 Ocak 2026 -Pazar
Abdulhakim Demir

Yapay Zekâ Yarışı ve Türkiye: Üretimden Güvenliğe Yeni Bir Dönüşüm

Dünya yeni bir teknolojik kırılmanın tam ortasında. Sanayi devrimleri, enerji dönüşümleri, küresel ticaret dalgaları… Hepsi insanlık tarihinin rotasını değiştirmişti. Bugünse benzer büyüklükte bir dönüşüm, yapay zekâ etrafında şekilleniyor. Üstelik bu kez değişim yalnızca ekonomi ya da iletişim alanıyla sınırlı değil; güvenlikten uluslararası politikalara, hatta toplumsal dokudan devlet kapasitesine kadar uzanan geniş bir etkiler zinciri oluşturuyor. Tam da bu nedenle, ABD ile Çin arasında giderek sertleşen yapay zekâ rekabeti, teknoloji alanının çok ötesine taşmış durumda. Doğal olarak bu çember Türkiye’yi de içine alıyor. Zira küresel teknolojik güç dengeleri yeniden şekillenirken hiçbir ülkenin —hele ki Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan bir ülkenin— bu yarışın dışında kalması mümkün değil. Ekonomik büyüme hedeflerinden dış politika hamlelerine, hatta savunma sanayisinin gelecek vizyonuna kadar birçok stratejik alan artık yapay zekâyla bağlantılı bir zeminde ilerliyor. Türkiye son yıllarda savunma teknolojilerinde ciddi bir sıçrama yakaladı. Ancak önümüzdeki dönemde asıl belirleyici olan, bu teknolojilerin yapay zekâ ile bütünleşme kapasitesi olacak. İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, sınır güvenliğinden siber savunmaya kadar birçok alan artık yalnızca donanımsal yeteneklerle gelişmiyor; algoritmaların zekâsı da en az çeliğin dayanıklılığı kadar önemli hale geldi. Bu yüzden Türkiye’nin savunma sanayisinde geldiği nokta güçlü bir temel sunuyor, ancak küresel rekabette daha yukarıya çıkmak için ciddi Ar-Ge yatırımlarına, nitelikli insan kaynağına ve uzun vadeli bir teknoloji ekosistemine ihtiyaç var. Bir diğer kritik başlık ise üretim ekonomisinin dönüşümü. Dünya genelinde şirketler üretim süreçlerini otomasyon ve yapay zekâ destekli analizlerle optimize ederken, Türkiye’nin ihracat potansiyeli de bu dalgaya uyum sağlamak zorunda. Aksi halde rekabet gücünün giderek zayıflaması kaçınılmaz olur. Çünkü artık mesele yalnızca ucuz iş gücü ya da lojistik avantaj değil; veri okuryazarlığı, akıllı üretim hatları ve hızlı inovasyon döngüsü belirleyici oluyor. Bu noktada stratejik bir fırsat da var: Türkiye, coğrafi konumu ve genç nüfus avantajıyla, bölgesel bir teknoloji üretim ve veri merkezi haline gelebilir. Avrupa’nın yaşlanan nüfusu ve Asya’daki yüksek rekabet koşulları düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu boşluğu doldurma ihtimali hiç de düşük değil. Ancak bunun için eğitim sisteminin teknoloji odaklı yetkinlikleri öncelemesi, üniversite–sanayi işbirliklerinin güçlenmesi ve uzun soluklu bilim politikalarının kararlılıkla sürdürülmesi şart. Elbette yapay zekâ yalnızca fırsatlar sunmuyor; etik ve güvenlik riskleri de ciddi şekilde büyüyor. Veri mahremiyeti, algoritmik denetimsizlik, yanlış bilginin yayılımı, siber saldırılar… Tüm bunlar modern devletler için yeni ulusal güvenlik başlıkları oluşturuyor. Türkiye’nin bu alanda sağlam bir yasal çerçeve oluşturması, kamusal veriyi şeffaf ve güvenli biçimde yönetmesi ve özel sektörün hızlı ilerleyişini stratejik dengeyle yönlendirmesi gerekiyor. Sonuç olarak dünya, yavaş yavaş yeni bir düzenin eşiğine geliyor ve bu düzenin merkezinde yapay zekâ bulunuyor. Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya bu dönüşümü kenardan izleyen bir ülke olacak ya da kendi kapasitesini cesur adımlarla büyütüp bölgesel ve küresel yarışta kendine güçlü bir yer açacak. Tarih, bekleyenleri değil, hazırlananları ödüllendirir. Türkiye’nin bugün vereceği kararlar, yarının teknolojik haritasında hangi konumda olacağını belirleyecek.
Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.