K.ÇEKMECE RAMAZAN BAYRAMI
K.ÇEKMECE RAMAZAN BAYRAMI
Yusuf Çelik
Köşe Yazarı
Yusuf Çelik
 

Cüzdanlarımızı Eriten Sessiz Hırsız

“Piyasa ne görüyorsa onu alır.” Halk arasında sıkça duyulan bu söz, bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü hepimiz artık fiyat tabelalarının değiştiği, maaşların eridiği, sabit gelirlinin nefes almakta zorlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Sabah pazara gidiyorsunuz, dün 25 lira olan domates bugün 35. Marketteki yağ bir haftada ikinci kez zamlanmış. Emekli maaşı daha hesaba geçmeden, asgari ücret zammı daha cebe girmeden buharlaşıyor. Peki bu “sessiz hırsız” kim? Neden hayatımıza bu kadar derin sızdı ve biz onu durduramıyoruz? Rakamların Ötesinde Bir Gerçek Teorik olarak enflasyon, mal ve hizmetlerin genel fiyat düzeyindeki sürekli artışıdır. Ama pazardaki vatandaş için bu, torbasının yarım dolmasıdır. TÜFE, ÜFE, endeksler, oranlar… Hepsi aslında sofradaki bir tabak eksik yemek demektir. Mahfi Eğilmez’in ifadesiyle, “Enflasyonun en temel nedeni, para arzının üretimden hızlı artmasıdır.” Yani piyasada çok para varsa ama o paraya denk mal yoksa, fiyatlar tırmanır. Fakat Türkiye gibi ekonomilerde tablo sadece bundan ibaret değildir. Kur artışlarıyla yükselen ithalat maliyetleri, enerji fiyatları, taşımacılık giderleri ve dışa bağımlı üretim yapısı, maliyetleri şişirir. Sonra bu dalga, fırındaki ekmekten kırtasiyedeki deftere kadar her şeye yansır. Tarladan Sofraya Kaybolan Bereket Türkiye yıllarca “tarım ülkesi” olarak anıldı. Peki nasıl oldu da domatesin kilosu 50 lirayı gördü? İstanbul’da yaşayan biri olarak: “Markette domates 50 lira, oysa memlekette tarlada kilosu 5 lira.” Aradaki fark, işte o görünmeyen zincirde gizli. Tarladan çıkan ürün; nakliye, depolama, aracı, stokçu derken her el değişiminde fiyat katlanıyor. Vatandaş pahalıya alıyor, çiftçi ucuz satıyor. Maalesef bu ekonomik şartlar insanları ciddi oranda zorluyor ki sadece birey için değil, ekonomi için de bir burumdur bu. İsraf yalnız sofrada değil; tedarikte, enerjide, planlamada da yaşanıyor. Her israf, enflasyonu besleyen görünmez bir yangın gibi büyüyor. Enflasyonun En Ağır Faturası Yüksek enflasyon, toplumun her kesimini etkiler ama en büyük darbe sabit gelirliye vurur. 22 bin lira asgari ücretli maaş alan bir çalışanı düşünün. Enflasyon %45 olduğunda, bu kişi yıl sonunda aynı maaşla yalnızca 6–7 bin liralık bir alım gücüne sahip olur. Bu fark, bir öğrencinin harçlığı, bir çocuğun montu, bir annenin mutfak alışverişidir. İktisadi zihniyet dediğimiz ifade tam da bu noktada anlam kazanır. İnsanlar güven duygusunu kaybettiklerinde “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” psikolojisine girer. Bu da fiyat artışını besleyen yeni bir dalga oluşturur. Yani enflasyon, yalnızca para politikasıyla değil; insan psikolojisiyle de ilgilidir. Velhasıl; enflasyon, yalnızca Merkez Bankası’nın faiz kararıyla çözülecek bir mesele değildir. Gerçek çözüm, üretimden tüketime kadar zincirin her halkasını onarmaktan geçer. Tarımda verimlilik artırılmalı, aracı sayısı azaltılmalı, lojistik güçlendirilmeli. Enerji bağımlılığı azaltılmalı, sanayi yüksek katma değerli üretime yöneltilmeli. Ve en önemlisi, israf ekonomisinden üretim ekonomisine geçilmelidir. Sabri Ülgener’in “İktisadın temelinde ahlak vardır” sözü, bugünün Türkiye’si için bir hatırlatmadır. Çünkü ahlâk bozulduğunda, fiyat da güven de denge de bozulur. Enflasyon, sadece bir istatistik değil; soframızdaki ekmeğin, çocuğumuzun defterinin, toplumun huzurunun aynasıdır. Bu “sessiz hırsız”la mücadele, sadece Merkez Bankası’nın değil, hepimizin sorumluluğudur. Çünkü ekonomi en nihayetinde bir güven meselesidir ve güven, yalnızca adaletle, üretimle ve dürüstlükle yeniden inşa edilir. Selam ve Dua ile…
Ekleme Tarihi: 30 Mart 2026 -Pazartesi
Yusuf Çelik

Cüzdanlarımızı Eriten Sessiz Hırsız

“Piyasa ne görüyorsa onu alır.” Halk arasında sıkça duyulan bu söz, bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü hepimiz artık fiyat tabelalarının değiştiği, maaşların eridiği, sabit gelirlinin nefes almakta zorlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Sabah pazara gidiyorsunuz, dün 25 lira olan domates bugün 35. Marketteki yağ bir haftada ikinci kez zamlanmış. Emekli maaşı daha hesaba geçmeden, asgari ücret zammı daha cebe girmeden buharlaşıyor. Peki bu “sessiz hırsız” kim? Neden hayatımıza bu kadar derin sızdı ve biz onu durduramıyoruz?

Rakamların Ötesinde Bir Gerçek

Teorik olarak enflasyon, mal ve hizmetlerin genel fiyat düzeyindeki sürekli artışıdır. Ama pazardaki vatandaş için bu, torbasının yarım dolmasıdır. TÜFE, ÜFE, endeksler, oranlar… Hepsi aslında sofradaki bir tabak eksik yemek demektir.

Mahfi Eğilmez’in ifadesiyle, “Enflasyonun en temel nedeni, para arzının üretimden hızlı artmasıdır.” Yani piyasada çok para varsa ama o paraya denk mal yoksa, fiyatlar tırmanır. Fakat Türkiye gibi ekonomilerde tablo sadece bundan ibaret değildir. Kur artışlarıyla yükselen ithalat maliyetleri, enerji fiyatları, taşımacılık giderleri ve dışa bağımlı üretim yapısı, maliyetleri şişirir. Sonra bu dalga, fırındaki ekmekten kırtasiyedeki deftere kadar her şeye yansır.

Tarladan Sofraya Kaybolan Bereket

Türkiye yıllarca “tarım ülkesi” olarak anıldı. Peki nasıl oldu da domatesin kilosu 50 lirayı gördü? İstanbul’da yaşayan biri olarak: “Markette domates 50 lira, oysa memlekette tarlada kilosu 5 lira.”

Aradaki fark, işte o görünmeyen zincirde gizli. Tarladan çıkan ürün; nakliye, depolama, aracı, stokçu derken her el değişiminde fiyat katlanıyor. Vatandaş pahalıya alıyor, çiftçi ucuz satıyor. Maalesef bu ekonomik şartlar insanları ciddi oranda zorluyor ki sadece birey için değil, ekonomi için de bir burumdur bu. İsraf yalnız sofrada değil; tedarikte, enerjide, planlamada da yaşanıyor. Her israf, enflasyonu besleyen görünmez bir yangın gibi büyüyor.

Enflasyonun En Ağır Faturası

Yüksek enflasyon, toplumun her kesimini etkiler ama en büyük darbe sabit gelirliye vurur.
22 bin lira asgari ücretli maaş alan bir çalışanı düşünün. Enflasyon %45 olduğunda, bu kişi yıl sonunda aynı maaşla yalnızca 6–7 bin liralık bir alım gücüne sahip olur. Bu fark, bir öğrencinin harçlığı, bir çocuğun montu, bir annenin mutfak alışverişidir.

İktisadi zihniyet dediğimiz ifade tam da bu noktada anlam kazanır. İnsanlar güven duygusunu kaybettiklerinde “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” psikolojisine girer. Bu da fiyat artışını besleyen yeni bir dalga oluşturur. Yani enflasyon, yalnızca para politikasıyla değil; insan psikolojisiyle de ilgilidir.

Velhasıl; enflasyon, yalnızca Merkez Bankası’nın faiz kararıyla çözülecek bir mesele değildir.
Gerçek çözüm, üretimden tüketime kadar zincirin her halkasını onarmaktan geçer. Tarımda verimlilik artırılmalı, aracı sayısı azaltılmalı, lojistik güçlendirilmeli. Enerji bağımlılığı azaltılmalı, sanayi yüksek katma değerli üretime yöneltilmeli. Ve en önemlisi, israf ekonomisinden üretim ekonomisine geçilmelidir.

Sabri Ülgener’in “İktisadın temelinde ahlak vardır” sözü, bugünün Türkiye’si için bir hatırlatmadır. Çünkü ahlâk bozulduğunda, fiyat da güven de denge de bozulur.

Enflasyon, sadece bir istatistik değil; soframızdaki ekmeğin, çocuğumuzun defterinin, toplumun huzurunun aynasıdır. Bu “sessiz hırsız”la mücadele, sadece Merkez Bankası’nın değil, hepimizin sorumluluğudur. Çünkü ekonomi en nihayetinde bir güven meselesidir ve güven, yalnızca adaletle, üretimle ve dürüstlükle yeniden inşa edilir.

Selam ve Dua ile…

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.