Türk siyasi ve ekonomik tarihinde bazı isimler vardır ki, yalnızca bir dönemi değil; bir milletin hayalini, yönünü ve zihniyetini de değiştirir. Turgut Özal, işte o isimlerden biridir. 1980 öncesi Türkiye, içe dönük, devletçi ve katı bir modelin sancılarını yaşıyordu. Raflar boştu, kuyruklar uzuyordu, döviz kıt ve üretim sınırlıydı. Kahvehane sohbetlerinin değişmez konusu “yağ kuyruğu” ve “mazot sıkıntısı”ydı. Tam da bu dar ve karanlık tabloya, Özal adeta kilitleri açan bir anahtar gibi çıktı.
Küresel Rüzgâr ve Türkiye’nin Dönüşümü
Özal’ı anlamak için, 1980’lerin dünyasına bakmak gerekir. 1970’lerde yaşanan petrol krizleri, stagflasyon ve Batı’daki ekonomik bunalımlar, Keynesyen modeli sorgulatmış; liberal dalga yükselişe geçmişti. Ronald Reagan’dan Margaret Thatcher’a kadar pek çok lider, serbest piyasa ve küreselleşme çağını başlatmıştı. İşte Özal, bu küresel dönüşümü Türkiye’ye tercüme eden bir mimardı.
Sabri Ülgener’in dediği gibi, “Zihniyet dönüşmeden iktisat dönüşmez.” Özal da yalnızca ekonomi politikalarını değil; toplumun zihniyetini değiştirmeye niyet etti. Türkiye’nin dışa açılması, sadece ekonomik değil; aynı zamanda kültürel bir sıçramaydı.
Serbest Piyasa ile Tanışma
Özal, “devlet her şeyi yapar” anlayışına karşı “devlet yön verir, özel sektör üretir” diyerek köklü bir değişimin önünü açtı. İthalat serbest bırakıldı, döviz kurları esnek hale geldi, gümrük duvarları indirildi. Bir zamanlar yıllarca sıra beklenen otomobiller, 80’li yıllarda ithal araçlarla yolları doldurdu. Televizyonlar, bilgisayarlar, yabancı markalar ülkeye girdi.
Kimileri bu tabloyu “tüketim çılgınlığı” diye eleştirdi, kimileri ise “dünyaya açılan pencere” olarak gördü. Ama gerçek şuydu: Özal, insanların evlerine, hayatlarına ve hayallerine yepyeni bir dünya sokmuştu.
Sosyal Politikalar ve Halkın Rızası
Özal, ekonomiyi liberalleştirirken halkın desteğini de göz ardı etmedi. Sosyal konut projeleri, gecekondu tapularının verilmesi, Fak-Fuk-Fon gibi desteklerle alt kesimlere dokundu. Onun yaklaşımı, modern kapitalist devleti geleneksel bağlarla harmanlamaya yönelikti. Bu yüzden, yalnızca reformist değil; aynı zamanda halkçı bir liderdi.
Mahfi Eğilmez’in ifadesiyle, “Ekonomi güven üzerine kuruludur.” Özal, özel sektöre güven verirken, halkın da devlete olan inancını diri tutmaya çalıştı.
Zihniyet Devrimi ve Anadolu’nun Uyanışı
Mehmet Genç Hoca’nın sıkça vurguladığı gibi, “iktisadın kalbinde zihniyet vardır.” Özal, devlet memurluğunu en büyük hedef olarak gören anlayışı kırdı; yerine girişimci bir ruhu yerleştirdi. Kayseri’de bir esnafın dükkanına astığı “Artık Almanya’ya gitmeye gerek yok, biz de üretiriz” yazısı, Anadolu sermayesinin özgüven kazanmasının sembolüydü.
Kahramanmaraş’tan Konya’ya, Denizli’den Bursa’ya kadar Anadolu iş dünyası, Özal’ın açtığı yolda yürüdü. İhracatçılar, sanayiciler, küçük işletmeler, ilk kez kendilerini küresel bir oyunun parçası olarak gördü.
Bedeller ve Krizlerin Gölgesi
Elbette her dönüşümün bir bedeli vardı. 1980’lerin hızlı büyümesi, enflasyonu ve gelir adaletsizliğini artırdı. Köyden kente göç hızlandı, gecekondulaşma arttı. 1994 ve 2001 krizleri, kurumsal altyapı eksikliklerinin acı faturası oldu. Bu, bize şunu öğretti: Serbest piyasa sadece serbestlikle değil; güçlü kurumlarla ve şeffaflıkla işler.
Bediüzzaman Said Nursî’nin sözü bu noktada anlamlıdır: “Servet, şükür ve paylaşma ile bereketlenir; bencillik ve hırsla ziyan olur.” Liberal politikaların gölgesinde kimileri zenginleşti, kimileri geride kaldı.
Velhasıl; Turgut Özal yalnızca bir başbakan ya da cumhurbaşkanı değildi. O, Türkiye’nin ekonomik DNA’sını yeniden yazan bir liderdi. Attığı adımlar, bugünün ihracat odaklı büyüme modelinin, özel sektör öncülüğünün ve küresel vizyonunun temelini oluşturdu.
Kimine göre Türkiye’yi özgürleştiren bir kahraman, kimine göre ekonomik uçurumların mimarıydı. Ama bir gerçek var ki: O, kilitleri açan adamdı. Ve açtığı kapılardan Türkiye hâlâ yürümeye devam ediyor.
Selam ve Dua ile…