Ne söylenir, hangi kelime bir milletin kendi öz yurdunda, kendi mukaddesatından kaçar gibi yaşatılmasının ağırlığını omuzlayabilir, inanın bilmiyorum. Bizler adaletin, liyakatin ve inanç hürriyetinin her türlü vesayetten azade olduğu bir nizamın hayalini kurarken; meğer birileri bu toprakların ruhuna, en mahrem değerlerine karşı gizli barikatlar kurmuş. Geçtiğimiz günlerde bir kardeşimizle hasbihal ederken, çocukluğuna dair anlattığı o kısa ama sarsıcı cümle, aslında bir devrin nasıl bir zihniyet enkazı altında bırakıldığının en çıplak vesikasıydı.
Alüminyum Folyoların Arkasındaki Korku
"Ben asker çocuğuyum," dedi ve ekledi: "Çocukluğuma dair Ramazan anılarım karanlıktır." Nedenini, o karanlığın mahiyetini sorduğumda ise yürek yakan o hakikati anlattı: "Biz lojmanda kalırdık; camlarımız alüminyum folyo ile kaplı olurdu ki gece sahura kalktığımız dışarıdan anlaşılmasın. Işıklarımızı söndürür, adeta bir suç işliyormuşçasına, nefesimizi tutarak sahurumuzu yapar, yeniden o zifiri karanlığa gömülürdük."
İçim burkuldu, ruhum daraldı... Ne yaptınız bu millete? Kendi değerleriyle, inancıyla ve bin yıllık ferasetiyle barışık yaşamak, o sahurun bereketini lojman koridorlarında bir kardeşlik nişanesi kılmak varken; neden böyle bir alçaklığın peşine düşüp milleti kendinizden, nizamınızdan soğuttunuz ey alçaklar! Bu aziz milletin sahurundan, ışığından, sönmeyen ocağından ne istediniz?
Öz Yurdunda Garip Kalmak
Bu acı hikaye, maalesef o dönemlerin tekil bir örneği değil, sistematik bir ruh daraltma operasyonunun yansımasıydı. Benzer bir sızıyı, 28 Şubat’ın o ayazında üniversite kapılarında bekletilen, sadece inancı gereği taktığı örtüsü yüzünden "ikna odalarına" alınan genç kızların gözlerinde de gördük. Bir başka dostumuz anlatmıştı; babası devlet memuruyken, evde Kur’an-ı Kerim okunduğu duyulmasın diye radyonun sesini sonuna kadar açar, mukaddes kitabımızı kadife kılıflar içinde en kuytu köşelere saklarlarmış. Sanki bu toprakların mayası olan o ses, bir suç aletiymiş gibi...
Yine bir başka yaşanmışlıkta, bayram namazına gitmek isteyen bir subayımızın, takip edilme korkusuyla sivil kıyafetlerle, arka mahallelerdeki küçük camilere gizlice süzüldüğünü; namaz çıkışı ise cemaate selam vermeden, sanki oraya hiç uğramamış gibi hızlıca uzaklaştığını dinlemiştik. Bir insanın, yaratıcısının huzuruna durma isteğiyle devletine olan sadakati arasına bu denli kalın ve paslı duvarlar örmek, liyakatsizliğin ve bağnazlığın zirvesi değil de nedir?
Liyakatin İdeolojiye Kurban Edildiği Yıllar
Hani hep vurguladığımız bir hakikat vardır: "Bilenin değil, sadece ideolojik kalıplara uyanın makbul sayıldığı yerde, liyakatin sesi kısılır." İşte bu karanlık nizamda da vicdanın sesi, postal sesleriyle ve yasakçı genelgelerle bastırılmak istendi. Ancak unuttukları bir şey vardı; bu milletin feraseti, o alüminyum folyoların arkasındaki mum ışığını bile sönmeyecek bir meşaleye dönüştürmeyi bilmiştir.
Aynaya bakıyoruz; bugün belki o yasaklar bitti, o camlardaki folyolar söküldü ama o günlerin bıraktığı ruhsal tahribat, o "yaşarken eksilme" hissi hala bir yerlerde kanıyor. Bizim görevimiz; bir daha hiçbir vatan evladının sahurda ışığını söndürmek zorunda kalmadığı, inancın ve kimliğin birer "dosya konusu" yapılmadığı, liyakat ve adaletin esas alındığı bir geleceği inşa etmektir.
Velhasıl bu milleti kendi değerlerinden kopararak hizaya getirmeye çalışanlar, aslında sadece birer "figüran" olarak tarihin tozlu ve karanlık sayfalarına gömüldüler. Fakat o sahurun bereketi, o duaların samimiyeti hala bu toprakları ayakta tutan asıl kuvvettir. Hakikatin nöbetini tutmak, o günlerin karanlığını unutmadan, yarının aydınlığını adaletle tahkim etmektir.
Selam ve Dua ile...