Tayfun Kaya
Köşe Yazarı
Tayfun Kaya
 

Anlamlandıramayacağımız Bir Konu…

İstanbul, muhtemelen tarihin en gizemli şehri… İstanbul, Türkler tarafından ilk kez 29 Mayıs 1453’te fethedilmedi elbette; ancak İslam ile ilk kez o tarihte tanıştı. Bir hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz, "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur" buyurmuş; şehri İslam ile tanıştıracak komutanı asırlar öncesinden tebrik etmişti. Haliyle İstanbul, o gün "Şehr-i Fatih" oldu. Ardından Patrona Halil İsyanı’na kadar şehirde ezan hiç susmadan okundu. 29 Eylül 1730’da Deli İbrahim’in fetvasıyla camiler kapanmış, ancak ezanın suskunluğu şehirde sadece bir gün sürmüştü. Yıllar yıllar sonra, 1918’de Osmanlı’nın başkenti İstanbul İtilaf Devletleri’nce işgal edildi. 16 Mart 1920’de karakollarımız, hatta Meclis-i Mebusan bile İngiliz askerlerince basıldı. Öldürülenler, tutuklananlar oldu. Bazı camilerin karargâh ve silah deposu yapılması sebebiyle ezan sesleri kısıtlandı. Türklere uygulanan sokağa çıkma yasağı yüzünden diğer camilerde de özellikle sabah ve yatsı vakitlerinde müezzinler görev yerlerine gidemiyor, minarelerden ezan okunamıyordu. Karartma geceleri sebebiyle minarelerin kandilleri yakılamamıştı; dilden dile camilerin kapatıldığı konuşuluyordu.  Anadolu’da ise Yunan işgalinde kalan yerlerde ezan sesi tamamen duyulmaz olmuştu. Ve gün geldi; 30 Ağustos 1922 günü İtilaf Devletleri’nin taşeronu olan Yunan ordusu, dönemin en ileri İngiliz mühimmat ve teknolojisine rağmen büyük bir bozguna uğratıldı ve topraklarımızdan sürüldü. Yunanları binbir vaatle kandırmış olan İngilizler, artık kendilerine yeni bir paralı asker bulamayacaktı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından fiilen devam eden İstanbul işgali sürecinde, İngiliz halkı da artık evlatlarının uzak topraklarda ölmesini istemiyor, kendi hükümetlerine karşı protestolar düzenlemeye başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın diplomatik hamleleri ve barış söylemleri, barış için attığı adımlar, sadece dünya da değil İngiliz kamuoyunda da takdir topluyordu. En nihayetinde İngiliz Başbakanı Lloyd George, istifa etmeden önce kabinedeki muhaliflere kendini şu sözlerle savundu; "Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o dahi bu asırda Türk milletinden çıktı" dedi ve 19 Ekim 1922’de istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim 1923 günü ise İngiliz askerleri İstanbul’dan tamamen çekildi. Anadolu’da tekrar ezanlar yükseldi; İstanbul ezanları yeniden nizam buldu. Haliyle burası artık "Şehr-i Kemal"imiz olmuştu. Şehrin adının resmi olarak "İstanbul" şeklinde tescillenmesi ise Cumhuriyet’in ilanından sonra gerçekleşti. Peki, İstanbul ne demektir? Kökeni neye dayanır? Avrupalı tarihçiler, bu ismin Orta Çağ Yunancasında kullanılan "Eis ten polin" (Şehre doğru) ifadesinden türediğini iddia ederler. Fakat bu ifadenin Orta Çağ Yunancasına da Türkçeden geçtiği; kökeninin Yunancadan çok daha eski bir dil olan Türkçenin derinliklerinde gizli olduğu görülür. Türkçede de bu isim "Stan Polo"dur. "Stan"; belli standartların, medeniyetin, düzenin, disiplinin, kuralların, bilimin ve ilmin yerleştiği, Türklerin yurt edindiği yerdir. "Vatan" mefhumu da kökünü buradan alır. Türkler için Stan olmayan yer ise "Taşra"dır. Taş; taşlaşmış, dışta kalmış, ihmal edilmiş, "dışarısı" demektir. "Ra" ise bir yön ekidir; ora, bura kelimelerinde olduğu gibi... "Polo" ise Slavların Kıpçak Türklerine verdiği isimdir; onlara "Polovetsler" (Polovtsians) derlerdi. Kıpçaklar aynı zamanda "Kuman" olarak da anılır. Buradaki "Ku" sarımsı/sarışın, "man" ise olman, olmuş, olgunlaşmış, yetkinleşmiş insan anlamındadır. Mesela bugün bile Doğu Slav tarihinin en büyük anlatılarından biri olan Kiev Prensi İgor Destanı'ndaki ‘İgor’ Türktü. Ana dili Türkçeydi. O coğrafya Polovetslerin, yani Kıpçakların yurduydu. O dönemde Kiev’in dörtte üçü Türktü ve asilzadelerin çoğu Türkçe konuşuyordu. İşte bu Kıpçaklar, İmparator Konstantin döneminde henüz Roma taht mücadeleleri sürerken tarih sahnesindeydi. Konstantin, soydan gelen krallık hakkına sahipti ama Roma ordusu ona değil, rakibi Maxentius’a itaat ediyordu. Maxentius güçlü bir komutandı; Akdeniz’in tamamına hâkimdi ve çok zengindi. Onu tek başına aşamayacağını anlayan Konstantin, Anadolu yollarına düşerek Kıpçak Türkleriyle buluştu ve onlara bir ittifak teklif etti. Anlaşmaya göre Kıpçaklar askeri güçleriyle Konstantin’in önünü açacak, karşılığında ganimet alacak ve şehirde Türklere imtiyazlar verilecekti. Kıpçaklar bu cazip teklifi kabul etti. Kadim hayat ağacını simgeleyen (daha sonra haç olarak yorumlanacak) flamalarıyla Roma kapılarına dayandılar. Tiber Nehri üzerindeki Milvian (Milvius) Köprüsü’nde çetin bir savaş oldu ve Maxentius yenilerek nehirde boğuldu. Konstantin tek başına imparator olurken, Türkler de büyük imtiyazlar elde etti. Konstantin’in doğudaki diğer rakibi Licinius da güç dengesini korumak için Türklere yanaşmaya başladı. Licinius’un da esnekliğiyle, Gök Tengri inancı ve kamlar (din adamları) şehirde hızla itibar görmeye başladı. Halkın ve Türklerin gözünde artık nizamın ve Kıpçakların şehri, yani "StanPolo" doğmuştu. Ta ki Gök Tengri’den etkilenen Hristiyanlığın kurallarını yeniden yazan İznik Konsili’ne kadar da bu süreç böyle devam etti. Bir de meşhur "İslambol" ifadesi var...Sultan III. Mustafa, 1760 yılında bastırdığı sikkelerde ve bazı resmi belgelerde şehrin ismini "İslambol" olarak kullansa da bu hamle uzun soluklu olmadı; şehir resmi kayıtlarda yeniden "Konstantiniye" olarak anılmaya devam etti.Nihai dönüşüm Cumhuriyet ile geldi. 28 Mart 1930’da çıkarılan Türk Posta Hizmetleri Kanunu ile şehrin adı resmi ve uluslararası düzeyde, kökünü o kadim "StanPolo"dan alan "İstanbul" oldu.Bu isim tercihi alelade bir seçim değildi. Çünkü Türkçede "Stan" veya "İstan" ile biten coğrafyaların tamamı Türklerin medeniyet mührünü vurduğu, yurt edindiği topraklardı: Macaristan, Türkmenistan, Kazakistan, Bulgaristan, Kırgızistan ve daha birçoğu... Cumhuriyet’in ilanından sonra şehrin "İstanbul" olarak tescillenmesi, adeta bu kadim coğrafyaların ve ortak kültürün manevi başkenti olduğuna yapılan tarihi bir vurguydu.Evet güzel İstanbul her daim "Yeryüzü Cenneti" olarak anılmıştır. Bu yakıştırma elbette rastgele seçilmiş bir ifade değildir. "Cennet" kelime anlamı itibarıyla etrafı ağaçlarla çevrili, yeşili bol ve huzurlu yer demektir. Dünyaca ünlü Fransız mimar, tasarımcı ve yazar Le Corbusier, 1930’lu yıllarda kaleme aldığı bir makalesinde bu gerçeği şöyle itiraf ediyordu:                                                                                                                                                                                  "New York bir felaket, İstanbul ise bir yeryüzü cennetidir. İstanbul adeta bir meyve bahçesidir; bizim sokaklarımız ise taş ocaklarını andırır… İstanbul’daki evler ağaçlarla çevrelenmiştir."Evet, bu kesinlikle doğruydu; çünkü bizim köklü bir "Cennet" tasavvurumuz vardı ve yaşam alanlarını yeşillendirmek hem inancımızın hem de medeniyetimizin gereğiydi. Türk kültürü için ağaç kadimden beri kutsaldı. Yakın geçmişe kadar İstanbul’da her evin mutlaka bir bahçesi ve ağacı olurdu. Şehir hayatının getirdiği o üçer katlı ahşap veya betonarme apartmanlarda, konaklarda her hane için bir bahçe payı ve ağaç dikim alanı planlanırdı. Sokaklarımızın New York gibi taş ve beton yığınlarına çevrilmesi; inancımız, doğa algımız ve dünya görüşümüz açısından ancak bir sömürü zihniyetiyle mümkün olabilirdi. Nitekim Türk milleti doğayla barışık, ekolojik ve sürdürülebilir bir yaşam modelini asırlar öncesinden dizayn etmişti. Batı dünyası gibi rant uğruna ağacı kesip yerine bina dikmek, bizim zihin dünyamızda yeri olmayan, hiçbir zaman anlayamayacağımız ve anlamlandıramayacağımız bir konuydu.Çok uzun yıllar boyunca; bina yapmak uğruna ağaç kesmek, Türk’ün fıtratına ters düşen ve asla kabul edemeyeceği bir kırmızı çizgi olarak kaldı. Peki ya bugün!  
Ekleme Tarihi: 31 Mayıs 2026 -Pazar
Tayfun Kaya

Anlamlandıramayacağımız Bir Konu…

İstanbul, muhtemelen tarihin en gizemli şehri…

İstanbul, Türkler tarafından ilk kez 29 Mayıs 1453’te fethedilmedi elbette; ancak İslam ile ilk kez o tarihte tanıştı. Bir hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz, "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur" buyurmuş; şehri İslam ile tanıştıracak komutanı asırlar öncesinden tebrik etmişti.
Haliyle İstanbul, o gün "Şehr-i Fatih" oldu.

Ardından Patrona Halil İsyanı’na kadar şehirde ezan hiç susmadan okundu. 29 Eylül 1730’da Deli İbrahim’in fetvasıyla camiler kapanmış, ancak ezanın suskunluğu şehirde sadece bir gün sürmüştü.
Yıllar yıllar sonra, 1918’de Osmanlı’nın başkenti İstanbul İtilaf Devletleri’nce işgal edildi. 16 Mart 1920’de karakollarımız, hatta Meclis-i Mebusan bile İngiliz askerlerince basıldı. Öldürülenler, tutuklananlar oldu. Bazı camilerin karargâh ve silah deposu yapılması sebebiyle ezan sesleri kısıtlandı. Türklere uygulanan sokağa çıkma yasağı yüzünden diğer camilerde de özellikle sabah ve yatsı vakitlerinde müezzinler görev yerlerine gidemiyor, minarelerden ezan okunamıyordu. Karartma geceleri sebebiyle minarelerin kandilleri yakılamamıştı; dilden dile camilerin kapatıldığı konuşuluyordu. 
Anadolu’da ise Yunan işgalinde kalan yerlerde ezan sesi tamamen duyulmaz olmuştu.

Ve gün geldi; 30 Ağustos 1922 günü İtilaf Devletleri’nin taşeronu olan Yunan ordusu, dönemin en ileri İngiliz mühimmat ve teknolojisine rağmen büyük bir bozguna uğratıldı ve topraklarımızdan sürüldü. Yunanları binbir vaatle kandırmış olan İngilizler, artık kendilerine yeni bir paralı asker bulamayacaktı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından fiilen devam eden İstanbul işgali sürecinde, İngiliz halkı da artık evlatlarının uzak topraklarda ölmesini istemiyor, kendi hükümetlerine karşı protestolar düzenlemeye başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın diplomatik hamleleri ve barış söylemleri, barış için attığı adımlar, sadece dünya da değil İngiliz kamuoyunda da takdir topluyordu. En nihayetinde İngiliz Başbakanı Lloyd George, istifa etmeden önce kabinedeki muhaliflere kendini şu sözlerle savundu; "Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o dahi bu asırda Türk milletinden çıktı" dedi ve 19 Ekim 1922’de istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim 1923 günü ise İngiliz askerleri İstanbul’dan tamamen çekildi.
Anadolu’da tekrar ezanlar yükseldi; İstanbul ezanları yeniden nizam buldu.
Haliyle burası artık "Şehr-i Kemal"imiz olmuştu.
Şehrin adının resmi olarak "İstanbul" şeklinde tescillenmesi ise Cumhuriyet’in ilanından sonra gerçekleşti.

Peki, İstanbul ne demektir? Kökeni neye dayanır?

Avrupalı tarihçiler, bu ismin Orta Çağ Yunancasında kullanılan "Eis ten polin" (Şehre doğru) ifadesinden türediğini iddia ederler. Fakat bu ifadenin Orta Çağ Yunancasına da Türkçeden geçtiği; kökeninin Yunancadan çok daha eski bir dil olan Türkçenin derinliklerinde gizli olduğu görülür.
Türkçede de bu isim "Stan Polo"dur.

"Stan"; belli standartların, medeniyetin, düzenin, disiplinin, kuralların, bilimin ve ilmin yerleştiği, Türklerin yurt edindiği yerdir. "Vatan" mefhumu da kökünü buradan alır. Türkler için Stan olmayan yer ise "Taşra"dır. Taş; taşlaşmış, dışta kalmış, ihmal edilmiş, "dışarısı" demektir. "Ra" ise bir yön ekidir; ora, bura kelimelerinde olduğu gibi...

"Polo" ise Slavların Kıpçak Türklerine verdiği isimdir; onlara "Polovetsler" (Polovtsians) derlerdi. Kıpçaklar aynı zamanda "Kuman" olarak da anılır. Buradaki "Ku" sarımsı/sarışın, "man" ise olman, olmuş, olgunlaşmış, yetkinleşmiş insan anlamındadır. Mesela bugün bile Doğu Slav tarihinin en büyük anlatılarından biri olan Kiev Prensi İgor Destanı'ndaki ‘İgor’ Türktü. Ana dili Türkçeydi. O coğrafya Polovetslerin, yani Kıpçakların yurduydu. O dönemde Kiev’in dörtte üçü Türktü ve asilzadelerin çoğu Türkçe konuşuyordu.

İşte bu Kıpçaklar, İmparator Konstantin döneminde henüz Roma taht mücadeleleri sürerken tarih sahnesindeydi. Konstantin, soydan gelen krallık hakkına sahipti ama Roma ordusu ona değil, rakibi Maxentius’a itaat ediyordu. Maxentius güçlü bir komutandı; Akdeniz’in tamamına hâkimdi ve çok zengindi. Onu tek başına aşamayacağını anlayan Konstantin, Anadolu yollarına düşerek Kıpçak Türkleriyle buluştu ve onlara bir ittifak teklif etti.
Anlaşmaya göre Kıpçaklar askeri güçleriyle Konstantin’in önünü açacak, karşılığında ganimet alacak ve şehirde Türklere imtiyazlar verilecekti. Kıpçaklar bu cazip teklifi kabul etti.

Kadim hayat ağacını simgeleyen (daha sonra haç olarak yorumlanacak) flamalarıyla Roma kapılarına dayandılar. Tiber Nehri üzerindeki Milvian (Milvius) Köprüsü’nde çetin bir savaş oldu ve Maxentius yenilerek nehirde boğuldu. Konstantin tek başına imparator olurken, Türkler de büyük imtiyazlar elde etti. Konstantin’in doğudaki diğer rakibi Licinius da güç dengesini korumak için Türklere yanaşmaya başladı. Licinius’un da esnekliğiyle, Gök Tengri inancı ve kamlar (din adamları) şehirde hızla itibar görmeye başladı. Halkın ve Türklerin gözünde artık nizamın ve Kıpçakların şehri, yani "StanPolo" doğmuştu. Ta ki Gök Tengri’den etkilenen Hristiyanlığın kurallarını yeniden yazan İznik Konsili’ne kadar da bu süreç böyle devam etti.

Bir de meşhur "İslambol" ifadesi var...Sultan III. Mustafa, 1760 yılında bastırdığı sikkelerde ve bazı resmi belgelerde şehrin ismini "İslambol" olarak kullansa da bu hamle uzun soluklu olmadı; şehir resmi kayıtlarda yeniden "Konstantiniye" olarak anılmaya devam etti.Nihai dönüşüm Cumhuriyet ile geldi. 28 Mart 1930’da çıkarılan Türk Posta Hizmetleri Kanunu ile şehrin adı resmi ve uluslararası düzeyde, kökünü o kadim "StanPolo"dan alan "İstanbul" oldu.Bu isim tercihi alelade bir seçim değildi. Çünkü Türkçede "Stan" veya "İstan" ile biten coğrafyaların tamamı Türklerin medeniyet mührünü vurduğu, yurt edindiği topraklardı: Macaristan, Türkmenistan, Kazakistan, Bulgaristan, Kırgızistan ve daha birçoğu... Cumhuriyet’in ilanından sonra şehrin "İstanbul" olarak tescillenmesi, adeta bu kadim coğrafyaların ve ortak kültürün manevi başkenti olduğuna yapılan tarihi bir vurguydu.Evet güzel İstanbul her daim "Yeryüzü Cenneti" olarak anılmıştır. Bu yakıştırma elbette rastgele seçilmiş bir ifade değildir. "Cennet" kelime anlamı itibarıyla etrafı ağaçlarla çevrili, yeşili bol ve huzurlu yer demektir.

Dünyaca ünlü Fransız mimar, tasarımcı ve yazar Le Corbusier, 1930’lu yıllarda kaleme aldığı bir makalesinde bu gerçeği şöyle itiraf ediyordu:                                                                                                                                                                                  "New York bir felaket, İstanbul ise bir yeryüzü cennetidir. İstanbul adeta bir meyve bahçesidir; bizim sokaklarımız ise taş ocaklarını andırır… İstanbul’daki evler ağaçlarla çevrelenmiştir."Evet, bu kesinlikle doğruydu; çünkü bizim köklü bir "Cennet" tasavvurumuz vardı ve yaşam alanlarını yeşillendirmek hem inancımızın hem de medeniyetimizin gereğiydi. Türk kültürü için ağaç kadimden beri kutsaldı. Yakın geçmişe kadar İstanbul’da her evin mutlaka bir bahçesi ve ağacı olurdu. Şehir hayatının getirdiği o üçer katlı ahşap veya betonarme apartmanlarda, konaklarda her hane için bir bahçe payı ve ağaç dikim alanı planlanırdı.

Sokaklarımızın New York gibi taş ve beton yığınlarına çevrilmesi; inancımız, doğa algımız ve dünya görüşümüz açısından ancak bir sömürü zihniyetiyle mümkün olabilirdi. Nitekim Türk milleti doğayla barışık, ekolojik ve sürdürülebilir bir yaşam modelini asırlar öncesinden dizayn etmişti. Batı dünyası gibi rant uğruna ağacı kesip yerine bina dikmek, bizim zihin dünyamızda yeri olmayan, hiçbir zaman anlayamayacağımız ve anlamlandıramayacağımız bir konuydu.Çok uzun yıllar boyunca; bina yapmak uğruna ağaç kesmek, Türk’ün fıtratına ters düşen ve asla kabul edemeyeceği bir kırmızı çizgi olarak kaldı.

Peki ya bugün!

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.