Tayfun Kaya
Köşe Yazarı
Tayfun Kaya
 

Bir Afyon Anatomisi…

Yüzlerce yıl önce, sert bozkırlarda oynanan; göçebe boyların bacak kaslarını güçlendirmeyi hedefleyen, özellikle çocukların ve kadınların rağbet gösterdiği bir oyun vardı: Tepük. Bugün futbol olarak bildiğimiz bu oyun, o gün askeri bir talim niteliğindeydi. Türk kadını oldukça özgürdü. At binmenin mucidi olan Türklerin icat ettiği pantolon ve çizmeyi, cinsiyet ayrımı olmaksızın herkes giyerdi. Bu sayede kız ve erkek çocukları aynı hızda hareket edebilir, adil şartlarda yarışabilirlerdi; her alanda tam bir eşitlik gözetilirdi. Tepük, bacak kaslarını geliştirmenin yanı sıra at üzerindeki dengenin sağlanması için de hayati bir idmandı. Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugāti't-Türk’te bu oyundan detayla bahseder. Tepük’ün; içi hava veya keçi tüyüyle doldurulmuş deri bir topa ayak ve baş ile vurularak oynandığını anlatır. Bu oyunun Türkler arasında çok yaygın olduğunu ve kadın-erkek ayrımı yapılmadan oynandığını önemle belirtir. 18’inci yüzyıla gelindiğinde yazılı metinler, 4. yüzyıldan itibaren Türk akınlarına uğrayan Avrupa’da da bu oyunun oldukça yaygınlaştığını göstermektedir. İngiltere’de alt tabakanın keyif aldığı, düşük maliyetli bir eğlence aracı haline gelen bu oyun; İngiliz aristokratlar tarafından "bacakları güçlendiren ama aklı zayıflatan" bir uğraş olarak görülüyordu. Elbette 18’inci yüzyıl aristokratları için marifet ata binmek değil, madenlerde daha verimli kazma sallayabilmekti. İngiliz işçiler, bu oyunu kendi koşullarına göre bazı eklemeler yapmışlardı. Gol atmak için her yolun mübah sayıldığı bu yeni düzende, kale mesafeleri uzamış; topu hedefe ulaştırmak için her türlü sertlik ve hırçınlık hoş görülür olmuştu. Dönemin aristokrasisi, işçi sınıfının büyük ilgi gösterdiği bu acımasız oyuna önceleri karşı çıktı, oynanmasını engellemeye çalıştı. Hatta bu sporu “ayak takımı eğlencesi” veya “sığır baldırlılar” gibi aşağılayıcı ifadelerle andılar. Ancak toplumsal bir patlamadan çekindikleri için açıkça yasaklamaya cesaret edemeyip sessiz kalmayı tercih ettiler. Yıllar içerisinde aristokratlar strateji değiştirdi: “Madem bu vahşi oyunu durduramıyoruz, o halde ondan fayda sağlamanın bir yolunu bulmalıyız,” dediler. Nihayetinde futbolun; sınıf ayrılıkları, gelir eşitsizliği ve sağlıksız çalışma koşulları gibi can yakıcı sorunlardan doğan toplumsal öfkeyi unutturabileceği, gündem değiştirebileceği fikrinde birleştiler. Madenlerdeki ihmaller ve yönetimsel haksızlıklar nedeniyle biriken o büyük tepkiyi, politikacılardan uzaklaştırıp statlara yönlendirmenin bir yolu olarak futbolu yeniden kurguladılar. Elbette bu planın işlemesi için önce oyunun kuralları, özünden koparılmadan yazılı hale getirilmeliydi. Futbolun kaidelerini, sistemli ve pedagojik bir bakış açısıyla yeniden ele almaya başladılar. Halkın tamamını bu oyuna dâhil etmek, gelecek planları için hayati önem taşıyordu. Kurallar, manipüle edilmeye elverişli bir esneklikte tasarlanmalıydı; böylece taraflar saha içinde birbirleriyle çatışırken, muktedirlerin hataları bir süreliğine de olsa perdelenecekti. O güne dek her ilin, takımın kendi kurallarıyla oynaması kaos yaratıyordu; bu dağınık yapının tek bir çatı altında toplanması, hedeflenen "ulvi hizmet" için elzemdi. Nihayetinde federasyon kuruldu ve bu modern disiplinin ardından izleyici kitlesi hızla genişlemeye başladı. Futbol sahaları, toplumun kolektif psikoterapi merkezlerine dönüşecekti. Hükmedenler zulmetse bile, halk meydanlara dökülmek yerine statlarda "gazı" alınabilecekti. İnsanların içlerinde biriken öfkeyi burada deşarj etmeleri hedeflenmişti. Topluca edilen küfürler ve hakaretler normalleştirildi; böylece muhtemel toplumsal patlamalar, yeşil sahanın, stadın, kürenin içerisine hapsedilecekti. Yense de yenilse de sahadan çıkan kitlelerin hıncı azalıyor, keyifsiz gündeme geçici bir rahatlama sağlanıyordu. Ancak adaletsizliğin yarattığı öfke tekrar birikiyordu. Bu süreci süreklilik arz eden bir döngüye sokmak, yani "sürekliliği olan bir zaman kazanma" gerekiyordu; işte bu noktada ligler icat edildi. Radyo başındakiler de bu illüzyona dâhil edildi; onlar da biriken hırslarını stada ya da karşı taraftaki arkadaşlarına yönelterek, yönetenlere bir süre zorluk çıkarmayacaklardı. Bu süreçte, sistemin vitrinini süsleyecek futbol yıldızları da doğacaktı. Kazanmak için fiziksel güçlerini zihinsel kapasitelerinden daha fazla kullanması beklenen bu oyuncuların, erkenden "ben oldum" hissiyatına kapılmaları ve devasa egolar geliştirmeleri sistem için hayatiydi. Onlara, başka herhangi bir meslekte kazanamayacakları kadar yüksek meblağlar ödendi. Futbolcular, oyunun dışına çıkma gereksinimi duymamalı ve kendilerini entelektüel anlamda geliştirme ihtiyacı hissetmemeliydi (yıllar içinde elbette istisnalar oldu). Zira popüler bir yıldızın kitleleri peşinden sürükleme potansiyeli vardı; futbolcunun vereceği aykırı bir sosyal mesaj, yöneticilerin başını ağrıtabilirdi. Bu yüzden, futbolcunun bir "dünya görüşüne" sahip olmaması, en makbul özelliği haline geldi. İngiltere’de hükümdarın hizmetindeki kilise de bu fırsatı kaçırmadı. Cemaatin yaşamsal huzursuzluklarını kiliseye taşımak yerine sahada tüketmesi ve yeni üyeler kazanılması adına futbolu stratejik bir araç olarak gördü. Nitekim St. Mark Kilisesi, bugün dev bir marka olan Manchester City’nin temellerini attı. Günümüzde de kitlelerin içinde biriken feryat, halen futbol ile söndürülür. Uluslararası turnuvalar aracılığıyla milli duyguların "gazı" alınır; milliyetçi reflekslerin tehlikeli boyutlara ulaşmadan statlarda ufak dozlarla tahliye edilmesi sağlanır. Hatta gelişmiş ülkeler; kendi çıkarları ve kapitülasyonları doğrultusunda, bazen gelişmekte olan ülkelerin kendilerini yenmesine "izin verirler." Böylece yoksulluk, adalet, liyakat, bilim ve eğitim gibi alanlarda yükselme arzusunun yarattığı toplumsal baskı, sahadaki geçici bir zaferle sindirilir. "Biz onlardan iyiyiz" mesajı, bilinçaltına ustaca zerk edilir. Diğer taraftan yerel liglerde ise; Maçın hak edilerek kazanılması topluma bir nevi psikolojik tedavi sağlarken; haksız bir mağlubiyet verilmesi, kitlelerin kendi iç tartışmalarıyla daha çok meşgul olmasını sağlar. Gündem yine değişir; bireyin kendi yaşam hakkına ve geleceğine yapılan ihaneti görmesi engellenir ya da en azından bu farkındalık bir süre daha ötelenir. Kendi deyimleriyle "vahşi bir oyun" olan futbol, zamanla oyun olmaktan çıkarılmış; "vahşi" olarak adlandırdıkları işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini oyalama stratejisine dönüştürülmüştür. Hakem kararlarının, verilmeyen penaltıların ve ofsayt tartışmalarının saatlerce, hatta günlerce gündemi işgal etmesi bu planın bir parçasıdır. Gözle görülmeyen küçücük mikroplar nasıl koca bedenleri yatağa düşürüp yaşamı tehdit edebiliyorsa, toplumsal bünyeye zerk edilen "manevi mikroplar" da insanı hayatı sorgulayamaz hale getirebilir. Bireyin yaratılış amacından, özünden kopması; bazen “icat haram” vs. gibi din istismarıyla, bazen de fanatik bir futbol aidiyetiyle sağlanır. Gündem değiştirilir, maneviyat, duygular istismar edilir ve ruhsal bir gerilim yaratılır. Böylece toplumsal gelişim, adalet arayışı ve sorgulama yetisi bir süreliğine daha ertelenmiş olur. Haftanın en az üç günü milyonlarca insanın kilitlendiği o bitmek bilmeyen futbol tartışmalarına ve hakem yorumlarına bu gözle bakınca, "Hep aynı nakarat!" demekten kendini alamıyor insan... "Penaltıydı, değildi", "Goldü, ofsayttı" tartışmaları aslında yüz yıl önce kurgulanmış bir filmin durmaksızın tekrarlanan sahneleridir. Bu saatler süren beyhude kavgalar, 18. yüzyıl İngiliz aristokrasisinin hedeflerine ve bu "stratejiyi" satın almış diğer tüm ülkelere sadakatle hizmet eder. Futbolu özünden koparıp, hakkaniyetsiz bir yönetim anlayışıyla taraftarları birbirine kırdırma işi; yüz yıl sonra bile hâlâ gündemi değiştirebiliyorsa, bunun ne kadar "vizyoner bir icat" olduğunu kabul etmek gerekir. Özünde "Tepük" bireye güç, kuvvet, mana ve eşitlik katarken; dönüştürülmüş hali olan "Futbol" bir tarafa mutlaka kargaşa üretir. Tartıştırır, gündemi meşgul eder, tabana kaybettirirken; muktedire zaman kazandırır.
Ekleme Tarihi: 04 Mart 2026 -Çarşamba
Tayfun Kaya

Bir Afyon Anatomisi…

Yüzlerce yıl önce, sert bozkırlarda oynanan; göçebe boyların bacak kaslarını güçlendirmeyi hedefleyen, özellikle çocukların ve kadınların rağbet gösterdiği bir oyun vardı: Tepük. Bugün futbol olarak bildiğimiz bu oyun, o gün askeri bir talim niteliğindeydi.

Türk kadını oldukça özgürdü. At binmenin mucidi olan Türklerin icat ettiği pantolon ve çizmeyi, cinsiyet ayrımı olmaksızın herkes giyerdi. Bu sayede kız ve erkek çocukları aynı hızda hareket edebilir, adil şartlarda yarışabilirlerdi; her alanda tam bir eşitlik gözetilirdi. Tepük, bacak kaslarını geliştirmenin yanı sıra at üzerindeki dengenin sağlanması için de hayati bir idmandı.

Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugāti't-Türk’te bu oyundan detayla bahseder. Tepük’ün; içi hava veya keçi tüyüyle doldurulmuş deri bir topa ayak ve baş ile vurularak oynandığını anlatır. Bu oyunun Türkler arasında çok yaygın olduğunu ve kadın-erkek ayrımı yapılmadan oynandığını önemle belirtir.

18’inci yüzyıla gelindiğinde yazılı metinler, 4. yüzyıldan itibaren Türk akınlarına uğrayan Avrupa’da da bu oyunun oldukça yaygınlaştığını göstermektedir.

İngiltere’de alt tabakanın keyif aldığı, düşük maliyetli bir eğlence aracı haline gelen bu oyun; İngiliz aristokratlar tarafından "bacakları güçlendiren ama aklı zayıflatan" bir uğraş olarak görülüyordu. Elbette 18’inci yüzyıl aristokratları için marifet ata binmek değil, madenlerde daha verimli kazma sallayabilmekti.

İngiliz işçiler, bu oyunu kendi koşullarına göre bazı eklemeler yapmışlardı. Gol atmak için her yolun mübah sayıldığı bu yeni düzende, kale mesafeleri uzamış; topu hedefe ulaştırmak için her türlü sertlik ve hırçınlık hoş görülür olmuştu. Dönemin aristokrasisi, işçi sınıfının büyük ilgi gösterdiği bu acımasız oyuna önceleri karşı çıktı, oynanmasını engellemeye çalıştı. Hatta bu sporu “ayak takımı eğlencesi” veya “sığır baldırlılar” gibi aşağılayıcı ifadelerle andılar. Ancak toplumsal bir patlamadan çekindikleri için açıkça yasaklamaya cesaret edemeyip sessiz kalmayı tercih ettiler.

Yıllar içerisinde aristokratlar strateji değiştirdi: “Madem bu vahşi oyunu durduramıyoruz, o halde ondan fayda sağlamanın bir yolunu bulmalıyız,” dediler.

Nihayetinde futbolun; sınıf ayrılıkları, gelir eşitsizliği ve sağlıksız çalışma koşulları gibi can yakıcı sorunlardan doğan toplumsal öfkeyi unutturabileceği, gündem değiştirebileceği fikrinde birleştiler. Madenlerdeki ihmaller ve yönetimsel haksızlıklar nedeniyle biriken o büyük tepkiyi, politikacılardan uzaklaştırıp statlara yönlendirmenin bir yolu olarak futbolu yeniden kurguladılar.

Elbette bu planın işlemesi için önce oyunun kuralları, özünden koparılmadan yazılı hale getirilmeliydi. Futbolun kaidelerini, sistemli ve pedagojik bir bakış açısıyla yeniden ele almaya başladılar. Halkın tamamını bu oyuna dâhil etmek, gelecek planları için hayati önem taşıyordu. Kurallar, manipüle edilmeye elverişli bir esneklikte tasarlanmalıydı; böylece taraflar saha içinde birbirleriyle çatışırken, muktedirlerin hataları bir süreliğine de olsa perdelenecekti.

O güne dek her ilin, takımın kendi kurallarıyla oynaması kaos yaratıyordu; bu dağınık yapının tek bir çatı altında toplanması, hedeflenen "ulvi hizmet" için elzemdi. Nihayetinde federasyon kuruldu ve bu modern disiplinin ardından izleyici kitlesi hızla genişlemeye başladı.

Futbol sahaları, toplumun kolektif psikoterapi merkezlerine dönüşecekti. Hükmedenler zulmetse bile, halk meydanlara dökülmek yerine statlarda "gazı" alınabilecekti. İnsanların içlerinde biriken öfkeyi burada deşarj etmeleri hedeflenmişti. Topluca edilen küfürler ve hakaretler normalleştirildi; böylece muhtemel toplumsal patlamalar, yeşil sahanın, stadın, kürenin içerisine hapsedilecekti.

Yense de yenilse de sahadan çıkan kitlelerin hıncı azalıyor, keyifsiz gündeme geçici bir rahatlama sağlanıyordu. Ancak adaletsizliğin yarattığı öfke tekrar birikiyordu. Bu süreci süreklilik arz eden bir döngüye sokmak, yani "sürekliliği olan bir zaman kazanma" gerekiyordu; işte bu noktada ligler icat edildi. Radyo başındakiler de bu illüzyona dâhil edildi; onlar da biriken hırslarını stada ya da karşı taraftaki arkadaşlarına yönelterek, yönetenlere bir süre zorluk çıkarmayacaklardı.

Bu süreçte, sistemin vitrinini süsleyecek futbol yıldızları da doğacaktı. Kazanmak için fiziksel güçlerini zihinsel kapasitelerinden daha fazla kullanması beklenen bu oyuncuların, erkenden "ben oldum" hissiyatına kapılmaları ve devasa egolar geliştirmeleri sistem için hayatiydi. Onlara, başka herhangi bir meslekte kazanamayacakları kadar yüksek meblağlar ödendi. Futbolcular, oyunun dışına çıkma gereksinimi duymamalı ve kendilerini entelektüel anlamda geliştirme ihtiyacı hissetmemeliydi (yıllar içinde elbette istisnalar oldu). Zira popüler bir yıldızın kitleleri peşinden sürükleme potansiyeli vardı; futbolcunun vereceği aykırı bir sosyal mesaj, yöneticilerin başını ağrıtabilirdi. Bu yüzden, futbolcunun bir "dünya görüşüne" sahip olmaması, en makbul özelliği haline geldi.

İngiltere’de hükümdarın hizmetindeki kilise de bu fırsatı kaçırmadı. Cemaatin yaşamsal huzursuzluklarını kiliseye taşımak yerine sahada tüketmesi ve yeni üyeler kazanılması adına futbolu stratejik bir araç olarak gördü. Nitekim St. Mark Kilisesi, bugün dev bir marka olan Manchester City’nin temellerini attı.

Günümüzde de kitlelerin içinde biriken feryat, halen futbol ile söndürülür. Uluslararası turnuvalar aracılığıyla milli duyguların "gazı" alınır; milliyetçi reflekslerin tehlikeli boyutlara ulaşmadan statlarda ufak dozlarla tahliye edilmesi sağlanır. Hatta gelişmiş ülkeler; kendi çıkarları ve kapitülasyonları doğrultusunda, bazen gelişmekte olan ülkelerin kendilerini yenmesine "izin verirler." Böylece yoksulluk, adalet, liyakat, bilim ve eğitim gibi alanlarda yükselme arzusunun yarattığı toplumsal baskı, sahadaki geçici bir zaferle sindirilir. "Biz onlardan iyiyiz" mesajı, bilinçaltına ustaca zerk edilir.

Diğer taraftan yerel liglerde ise; Maçın hak edilerek kazanılması topluma bir nevi psikolojik tedavi sağlarken; haksız bir mağlubiyet verilmesi, kitlelerin kendi iç tartışmalarıyla daha çok meşgul olmasını sağlar. Gündem yine değişir; bireyin kendi yaşam hakkına ve geleceğine yapılan ihaneti görmesi engellenir ya da en azından bu farkındalık bir süre daha ötelenir.

Kendi deyimleriyle "vahşi bir oyun" olan futbol, zamanla oyun olmaktan çıkarılmış; "vahşi" olarak adlandırdıkları işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini oyalama stratejisine dönüştürülmüştür. Hakem kararlarının, verilmeyen penaltıların ve ofsayt tartışmalarının saatlerce, hatta günlerce gündemi işgal etmesi bu planın bir parçasıdır.

Gözle görülmeyen küçücük mikroplar nasıl koca bedenleri yatağa düşürüp yaşamı tehdit edebiliyorsa, toplumsal bünyeye zerk edilen "manevi mikroplar" da insanı hayatı sorgulayamaz hale getirebilir. Bireyin yaratılış amacından, özünden kopması; bazen “icat haram” vs. gibi din istismarıyla, bazen de fanatik bir futbol aidiyetiyle sağlanır. Gündem değiştirilir, maneviyat, duygular istismar edilir ve ruhsal bir gerilim yaratılır. Böylece toplumsal gelişim, adalet arayışı ve sorgulama yetisi bir süreliğine daha ertelenmiş olur.

Haftanın en az üç günü milyonlarca insanın kilitlendiği o bitmek bilmeyen futbol tartışmalarına ve hakem yorumlarına bu gözle bakınca, "Hep aynı nakarat!" demekten kendini alamıyor insan... "Penaltıydı, değildi", "Goldü, ofsayttı" tartışmaları aslında yüz yıl önce kurgulanmış bir filmin durmaksızın tekrarlanan sahneleridir. Bu saatler süren beyhude kavgalar, 18. yüzyıl İngiliz aristokrasisinin hedeflerine ve bu "stratejiyi" satın almış diğer tüm ülkelere sadakatle hizmet eder.

Futbolu özünden koparıp, hakkaniyetsiz bir yönetim anlayışıyla taraftarları birbirine kırdırma işi; yüz yıl sonra bile hâlâ gündemi değiştirebiliyorsa, bunun ne kadar "vizyoner bir icat" olduğunu kabul etmek gerekir.

Özünde "Tepük" bireye güç, kuvvet, mana ve eşitlik katarken; dönüştürülmüş hali olan "Futbol" bir tarafa mutlaka kargaşa üretir. Tartıştırır, gündemi meşgul eder, tabana kaybettirirken; muktedire zaman kazandırır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.