Tayfun Kaya
Köşe Yazarı
Tayfun Kaya
 

KURUMLAR, FİKİRLER VE LİYAKAT…

Kurumlar, insanlığın sürekliliğini ve ölümsüzlüğünü sağlamak üzere tasarlanmış fikir geliştirme merkezleridir. Burada filizlenen her düşünce, doğası gereği gelişim ve çoğalma ister; çünkü fikir olgunluğu insanlığı zenginleştirir ve bireyi güçlü kılar. Bu düzlemde para, tıpkı bir abaküs gibi yalnızca bir ölçme aracıdır; insanın ve doğanın kıymetini ölçmeye, tartmaya yarar. Kendi başına bir amaç değil, ancak fikir ve ürün gelişimi oranında değer kazanan bir araçtır. Bir marketin “Sadece Abaküs içi çalışırım” dediğini duydunuz mu? Ama “Sadece Para için çalışırım” diyen çok duyarsınız. Değer katmaktan ziyade ‘abaküs’ biriktirmeye çalışmak bir marketi, ‘para’ biriktirmeye çalışmakta insanlığı bitirir. Paradan para kazanma hırsı ise ayrı bir kısır döngüdür. Bu döngüde başlangıçta sorun fark edilemeyebilir; oysa ki başkasının emeği bilinç eksikliğinden faydalanıp gönüllü sömürülür. Uzun vadede faydasız bırakan faiz, zahmetsiz kazanç tatlı gelir. Faizciliğe, sömürene özenme başlanır. Nihayetinde emek ve fikir üretimi azalır, toplum kendi kuyruğunu yemeye başlayan antik Ouroboros yılanı gibi kendi kıyametinin peşine düşer. Yok oluş kaçınılmaz olur. Değer katamadan doğanın geri dönüşüm döngüsüne harmanlanır gider. Bir yerde öncelik para, faiz, rant olduğunda fikirler itibarsızlaşır, iflaslar artar, düşünme erdemi suç olur. Satın alma gücü düştükçe barınma, gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlara erişim zorlaşır. Kurumsal ölümsüzlük, ancak fikrin çağa uygun şekilde güncellenmesiyle mümkündür. Bu da iyi eğitimli uygulayıcılar, yetkin yöneticiler ve liyakat sahibi çalışanlarla sağlanabilir. Fatih Sultan Mehmet’in 'çağ açıp kapatması' genellikle sadece bir toprağın fethi olarak algılanır; oysa o, o güne dek yapılmamışı başararak bu nitelendirmeyi hak etmiştir. Türk’ün temel anlayışı olan 'hoşgörüyü' fethettiği topraklarda bizzat uygulayan Fatih, farklı kültür ve halklara benzersiz bir özgürlük tanımıştır: Kendi liderleri etrafında teşkilatlanma ve daha da önemlisi, maddi-manevi değerlerini yükselten 'kurumlarını' yaşatma imkânı sunmuştur. Zira dünyaya renk katan bu farklı kültürler, ancak bir 'kurum anlayışı' ile varlıklarını koruyabilirdi. Aksi takdirde, kültürel ve manevi kaleleri olan kurumların düşmesiyle asimilasyon hızlanacak; yüzyılların birikimi olan o derin görüş, emek, tecrübe ve renk yok olup gidecekti. Liyakatiyle öne çıkan Fatih Sultan Mehmet’in, 'kurum' kavramını Türklerdeki toplumu kenetleyen öğretisiyle bu coğrafyaya yayması ve halkın sempatisini kazanması, Avrupa topraklarında 'Hoşgörü Çağı'nın kapılarını aralamıştı. Öyle ki bu hoşgörü, pek çok Hristiyan’ın İslam’ı seçmesine vesile olmuştu. Tasavvufla tanışan bir kısım Hristiyan ise; kilise yaptırımları ile karşılaştırıp, kilise ile mücadeleye başlamıştı. Bu toplumsal dönüşüm karşısında otoritesini sarsılan Kilise, varlığını koruyabilmek adına Engizisyon gibi baskıcı yöntemlere sarılmak zorunda kalmıştı. Liyakatin, laikliğin kökleri derindir. Bu fikrin öncüsü de Selçuk Bey’in torunu, Mikail Bey’in oğlu, Çağrı Bey’in kardeşi, Alp Arslan’ın amcası Tuğrul Bey’dir. Tuğrul Bey, liyakatsiz kişilerin Büyük Selçuklu Devleti’ne verdiği tahribatı bizzat tecrübe etmiş ve işi ehline verme ilkesini (layıklığı, laikliği) kanun haline getirmiştir. Böylece "tanıdığı işe alma" devri sonlanmıştır. Yüzyıllar sonra Fransız Devrimi ile bu ilkeler Avrupa’da da yankı bulmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde de bu liyakatsizlik zehri kamuyu iyiden iyiye sarmalamıştı. 1856 yılında Hattı Hümayun ve 1864 yılında Vilayetler Kanunu ile layıklık, laiklik Padişah Abdülaziz tarafından onandı. Liyakat; doğaya ve insana "layık" yaşayabilme, doğayı bitirmeden yaşayabilme, ölümsüz kılabilme, sürdürülebilir kılma formülüdür. Layık olma "kıymet", olamama ise "kıyamet" anlamına gelir. Kıymet bulmak; emek, disiplin, deneme-yanılma ve kayıt-arşiv kültürü gerektirir. Bu bilgelik; bulutla iletişimimizi sağlayan ağaca iyi bakmayı, börtü böceğin hakkını korumayı, bir avucu bin yılda oluşan toprağı siyanürle zehirlememeyi emreder. İnsan, işte bu testleri geçebilecek bilgeliğe ulaşmakla görevlidir. Buna liyakat denir. Testleri geçemezse oyun dışı kalır. İnsanda, kıymet ile kıyamet arasındaki tercihini yaşamış olur. İnsanın donanımı yüksektir ve hiçbir keşif onun için tehdit oluşturamaz yeter ki donanımına uygun yaşasın. Yazı taşa çiviyle yazılırken, tüy, mürekkep ve kâğıt keşfedildiğinde, eski yöntemde direnip tüy ile çivi gibi yazmaya kalkarsan sonuç alamazsın. Yeniliğe uyum için gayret, gelişime direnç göstermemek gerekir. Yeni keşifler, kendini güncelleyebilenler için tehdit değil, fırsattır. Bugün yapay zekâyı tehdit olarak görmek de benzer bir tutuculuğun sonucu olabilir. Her icadın can yakması ya da keyif vermesi, icat edenin değil, kullanıcısının dünya görüşünde saklıdır. Sonuç olarak kurumlar; bireyi, toplumu güçlü kılacak, fikir özgürlüğünü koruyacak ve toplumsal barışı sağlayacak çağın kaleleridir. Kurumların bağımsızlığı, toplumun rekabet gücü ve hürriyetinin teminatıdır. Bu kalelerin yabancı ellere devredilmesi; bağımlılık göstergesidir. Kurumun Ruhu: "Kuru" Kalmak Kurum; bireyi güçlü ve özgür kılan yapıdır. Eğer bir yapıda fikirler özgürce hareket edemiyorsa, orada gerçek manada bir "kurum" yoktur; kuruluş ayarları bozulmuş demektir. "Kurum" kelimesi, köklerini mitolojik bir hikâyeden ve binlerce yıllık destandan alır: Kuru kökünden gelir. Kurum, insanı "kuru" tutandır; yani onu rutubetlenmekten, çürümekten ve dış etkilerin yıpratıcılığından koruyarak güçlü tutacak, işini, aşını ve aşkını yaşayabilir kılacak bir sığınaktır. Kurumsallaşma, günümüzde sistem maliyetleri nedeniyle sadece dev fabrikalara atfedilse de aslında bu düşünce kurumsallaşmanın temel amacına hizmet etmez. Burada amaç tabanı özgür ve güçlü kılmaktır. Para ile ölçülebilen “Yaşamın” dengeli dağılmasıdır. Bu nedenle tek kişilik bir yapı bile kendi ölçeğinde kurumsallaşabilmelidir. Buradaki kritik eşik, kurucu "tüzel kişiliği" kendi şahsıyla karıştırmamasıdır. Tüzel kişilik kurulduğu andan itibaren artık kamunun bir parçasıdır. Topluma değer katan sosyal sorumluluğunun bizatihi kendisidir. "Tüzel" kelimesi; tüz, düz yani tabana mal olan anlamını taşır. Kişi, kurum kaynağını şahsi arzulara harcamamalı; kurumu ayrı bir kişi görmeli ve kendisinin de ona hizmet eden olduğunu unutmamalıdır. Rutubetsiz, nemsiz, hastalıksız, sağlıklı bir "kuru kalma" hali tabana yayıldığında, toplum gerçek gücüne kavuşur. Büyük kurum ortaklarında baş gösteren ego ve statü hırsı, ‘Kurum Ruhu’ için tehdittir. Bu durum, geçmişteki dinozor hakimiyetine benzetilebilir. Maddesel olarak devasa olan dinozorlar, egoları bedenleri gibi şişmiş, statü obezitesine yakalanmışlardı. Adaletin ve fikrin yerini cüsse aldığında, yaşamın tüm katmanlarını kendilerinden aşağı gördüler. Ve sistemi çökertene kadar tükettiler. Ancak doğanın matematiği bu açgözlülüğü ve hantallığı kabul etmedi. Yunanca "Yaşamı öğrenmeyi seviyorum" (Mathematikós) diyen o kadim denge bozulunca, dünya kendini korumaya aldı. Dinozorlar sonrası yenilenen dünya, bu devasa hantallığa yer vermedi; döngüye uygun, nispeten daha küçük, tabana hizmet eden, kimseyi aşağı göremeyecek canlılar tercih edildi. Her insan, yaşam döngüsünün devamı için soru sormalı ve çözüm üretmelidir. Bu çözümleri kalıcı kılmak, tecrübeyi biriktirmek ve her seferinde "Amerika’yı yeniden keşfetmemek" ise kurumla mümkün olur. Kurum; düzendir, disiplindir, arşivdir. Eğer bir yerde fırsat eşitliği sağlanamıyorsa, orada gelişimden söz edilemez. Cem Karaca’nın şarkısındaki gibi "İşçisin sen işçi kal" anlayışı, insana "sus, fikir üretme, sadece çalış" talimatı dayatmak, aşağı görmektir. Bu, modern bir efendi-köle ikilemidir; kula kulluk talebidir. Bu dayatma, ufkumuzu açabilecek donanım ile dünyaya gönderilmiş milyonlarca fikrin susması demektir. İnsanın hamurunda sorumluluk alma ve değer katma yetisi vardır. İnsan sorumluluk alamaz ve yaratılış amacından koparsa, en büyük günah olan "zamanı öldürme" eylemi hayat bulur. Fabrikada, iş yerinde sorumluluk duygusu bastırılan ebeveynler, bu açlığı genellikle evinde gidermeye çalışır. Sorumluluğun tamamını ailesine yansıtır; çocuklar bir anda yoğun ilgiye, özünde ise ilgisizliğe maruz kalır. Yere düştüğünde kendi hatasıymış gibi müdahale eder, tutar kaldırır. Parka oyun oynamaya bile yalnız bırakmaz. “Aman dışarısı tehlikeli, al bilgisayarla, telefonla oyna” tadında büyür. Haliyle çocuk hata yaptığında, düştüğünde kalkmayı öğrenemez. Dış dünyadaki yetkinliğini kaybetmiş ebeveyn, belki bir nebze kendi vicdanını rahatlatır ama bu seferde çocuğun gelişimini ve geleceğine zarar verir. Çocuk ayaklarının üzerinde hiç duramaz. Ona birinin bakmasına muhtaç kalır. Böylece insanın soru sorma yetisi elinden alınarak dünyaya verilen zarar, sonraki nesle de aktarılmış olur. Fazla su bozar, fazla tuz, şeker, un vs. bozar. Her şeyde olduğu gibi ilginin de fazlası bozar. Amacından ve üretimden koparılmış ebeveyn, üretme ile enerjisini üzerinden atamadığı sorumluluk duygusunun tamamını çocuğa yansıtır. Çocuğun okuluna, mesleğine, neyi sevip sevmeyeceğine dair her kararı kendi alır. Yaratanın, çocuğa özenle bahşettiği o özgün yetenekler ve "ayarlar" ebeveyn eliyle bozulur. Sonuçta ise; çalışmayan, bilgisayar oyunlarına hapsolmuş, her istediği ayağına geldiğinden dünyaya hizmeti anlamlandıramayan, sorumluluk duymayan, soru sormayan, “Ev genci” adı da verilen bir kuşak peydahlanır. Fikri Borç ve Bireysel Kurumsallaşma Üreten, yaşama değer katan halklar mutlak zenginleşir. Üretmeyen ise borç alır, tabi ödeyemez, yapılandırır. Bir süre sonra üreten, üretmeyeni üzerinde yük hisseder. Bu yıkıcı kesimi sırtlarında "kan emici" olarak görme başlar. Bir toplumda fikir üretimi yetersizse, bu boşluk hızla ekonomik borca ve ahlak yokluğuna dönüşür; neticede tükettiğinden az üretenin parasal değeri, insani haysiyeti kalmaz. İnsanı insan yapan, onu ölümsüz kılan yegâne unsur; duyduğu yüksek sorumluluk bilinci ve bu bilinci "kuru", yani her türlü yozlaşmadan ve rutubetten uzak tutabilme iradesidir. Yunus Emre, Ali Kuşçu veya Newton gibi isimler tam da bu yüzden ölümsüzdür; çünkü onlar kendi iç dünyalarında "bireysel kurumsallaşmayı" tamamlayabilmişlerdi. Onlar birer "soru sorma ustası" idiler ve kimsenin o güne kadar sormadığı sorulara ulaştılar. Cevapları ise insanlığa huzur, şifa verdi. O köklü sorular, ufuk açan evrensel fikirleri ve ahlakı arttırdı. Onların icat ve öğretileri, bireysel sınırlarını aşarak insanlığın ortak mirasına dönüştü.  
Ekleme Tarihi: 15 Şubat 2026 -Pazar
Tayfun Kaya

KURUMLAR, FİKİRLER VE LİYAKAT…

Kurumlar, insanlığın sürekliliğini ve ölümsüzlüğünü sağlamak üzere tasarlanmış fikir geliştirme merkezleridir. Burada filizlenen her düşünce, doğası gereği gelişim ve çoğalma ister; çünkü fikir olgunluğu insanlığı zenginleştirir ve bireyi güçlü kılar. Bu düzlemde para, tıpkı bir abaküs gibi yalnızca bir ölçme aracıdır; insanın ve doğanın kıymetini ölçmeye, tartmaya yarar. Kendi başına bir amaç değil, ancak fikir ve ürün gelişimi oranında değer kazanan bir araçtır. Bir marketin “Sadece Abaküs içi çalışırım” dediğini duydunuz mu? Ama “Sadece Para için çalışırım” diyen çok duyarsınız.

Değer katmaktan ziyade ‘abaküs’ biriktirmeye çalışmak bir marketi, ‘para’ biriktirmeye çalışmakta insanlığı bitirir.

Paradan para kazanma hırsı ise ayrı bir kısır döngüdür. Bu döngüde başlangıçta sorun fark edilemeyebilir; oysa ki başkasının emeği bilinç eksikliğinden faydalanıp gönüllü sömürülür. Uzun vadede faydasız bırakan faiz, zahmetsiz kazanç tatlı gelir. Faizciliğe, sömürene özenme başlanır. Nihayetinde emek ve fikir üretimi azalır, toplum kendi kuyruğunu yemeye başlayan antik Ouroboros yılanı gibi kendi kıyametinin peşine düşer. Yok oluş kaçınılmaz olur. Değer katamadan doğanın geri dönüşüm döngüsüne harmanlanır gider.

Bir yerde öncelik para, faiz, rant olduğunda fikirler itibarsızlaşır, iflaslar artar, düşünme erdemi suç olur. Satın alma gücü düştükçe barınma, gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlara erişim zorlaşır. Kurumsal ölümsüzlük, ancak fikrin çağa uygun şekilde güncellenmesiyle mümkündür. Bu da iyi eğitimli uygulayıcılar, yetkin yöneticiler ve liyakat sahibi çalışanlarla sağlanabilir.

Fatih Sultan Mehmet’in 'çağ açıp kapatması' genellikle sadece bir toprağın fethi olarak algılanır; oysa o, o güne dek yapılmamışı başararak bu nitelendirmeyi hak etmiştir. Türk’ün temel anlayışı olan 'hoşgörüyü' fethettiği topraklarda bizzat uygulayan Fatih, farklı kültür ve halklara benzersiz bir özgürlük tanımıştır: Kendi liderleri etrafında teşkilatlanma ve daha da önemlisi, maddi-manevi değerlerini yükselten 'kurumlarını' yaşatma imkânı sunmuştur. Zira dünyaya renk katan bu farklı kültürler, ancak bir 'kurum anlayışı' ile varlıklarını koruyabilirdi. Aksi takdirde, kültürel ve manevi kaleleri olan kurumların düşmesiyle asimilasyon hızlanacak; yüzyılların birikimi olan o derin görüş, emek, tecrübe ve renk yok olup gidecekti.

Liyakatiyle öne çıkan Fatih Sultan Mehmet’in, 'kurum' kavramını Türklerdeki toplumu kenetleyen öğretisiyle bu coğrafyaya yayması ve halkın sempatisini kazanması, Avrupa topraklarında 'Hoşgörü Çağı'nın kapılarını aralamıştı. Öyle ki bu hoşgörü, pek çok Hristiyan’ın İslam’ı seçmesine vesile olmuştu. Tasavvufla tanışan bir kısım Hristiyan ise; kilise yaptırımları ile karşılaştırıp, kilise ile mücadeleye başlamıştı. Bu toplumsal dönüşüm karşısında otoritesini sarsılan Kilise, varlığını koruyabilmek adına Engizisyon gibi baskıcı yöntemlere sarılmak zorunda kalmıştı.

Liyakatin, laikliğin kökleri derindir. Bu fikrin öncüsü de Selçuk Bey’in torunu, Mikail Bey’in oğlu, Çağrı Bey’in kardeşi, Alp Arslan’ın amcası Tuğrul Bey’dir. Tuğrul Bey, liyakatsiz kişilerin Büyük Selçuklu Devleti’ne verdiği tahribatı bizzat tecrübe etmiş ve işi ehline verme ilkesini (layıklığı, laikliği) kanun haline getirmiştir. Böylece "tanıdığı işe alma" devri sonlanmıştır. Yüzyıllar sonra Fransız Devrimi ile bu ilkeler Avrupa’da da yankı bulmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde de bu liyakatsizlik zehri kamuyu iyiden iyiye sarmalamıştı. 1856 yılında Hattı Hümayun ve 1864 yılında Vilayetler Kanunu ile layıklık, laiklik Padişah Abdülaziz tarafından onandı.

Liyakat; doğaya ve insana "layık" yaşayabilme, doğayı bitirmeden yaşayabilme, ölümsüz kılabilme, sürdürülebilir kılma formülüdür. Layık olma "kıymet", olamama ise "kıyamet" anlamına gelir. Kıymet bulmak; emek, disiplin, deneme-yanılma ve kayıt-arşiv kültürü gerektirir. Bu bilgelik; bulutla iletişimimizi sağlayan ağaca iyi bakmayı, börtü böceğin hakkını korumayı, bir avucu bin yılda oluşan toprağı siyanürle zehirlememeyi emreder. İnsan, işte bu testleri geçebilecek bilgeliğe ulaşmakla görevlidir. Buna liyakat denir. Testleri geçemezse oyun dışı kalır.

İnsanda, kıymet ile kıyamet arasındaki tercihini yaşamış olur.

İnsanın donanımı yüksektir ve hiçbir keşif onun için tehdit oluşturamaz yeter ki donanımına uygun yaşasın. Yazı taşa çiviyle yazılırken, tüy, mürekkep ve kâğıt keşfedildiğinde, eski yöntemde direnip tüy ile çivi gibi yazmaya kalkarsan sonuç alamazsın. Yeniliğe uyum için gayret, gelişime direnç göstermemek gerekir. Yeni keşifler, kendini güncelleyebilenler için tehdit değil, fırsattır. Bugün yapay zekâyı tehdit olarak görmek de benzer bir tutuculuğun sonucu olabilir. Her icadın can yakması ya da keyif vermesi, icat edenin değil, kullanıcısının dünya görüşünde saklıdır.

Sonuç olarak kurumlar; bireyi, toplumu güçlü kılacak, fikir özgürlüğünü koruyacak ve toplumsal barışı sağlayacak çağın kaleleridir. Kurumların bağımsızlığı, toplumun rekabet gücü ve hürriyetinin teminatıdır. Bu kalelerin yabancı ellere devredilmesi; bağımlılık göstergesidir.

Kurumun Ruhu: "Kuru" Kalmak

Kurum; bireyi güçlü ve özgür kılan yapıdır. Eğer bir yapıda fikirler özgürce hareket edemiyorsa, orada gerçek manada bir "kurum" yoktur; kuruluş ayarları bozulmuş demektir. "Kurum" kelimesi, köklerini mitolojik bir hikâyeden ve binlerce yıllık destandan alır: Kuru kökünden gelir. Kurum, insanı "kuru" tutandır; yani onu rutubetlenmekten, çürümekten ve dış etkilerin yıpratıcılığından koruyarak güçlü tutacak, işini, aşını ve aşkını yaşayabilir kılacak bir sığınaktır.

Kurumsallaşma, günümüzde sistem maliyetleri nedeniyle sadece dev fabrikalara atfedilse de aslında bu düşünce kurumsallaşmanın temel amacına hizmet etmez. Burada amaç tabanı özgür ve güçlü kılmaktır. Para ile ölçülebilen “Yaşamın” dengeli dağılmasıdır. Bu nedenle tek kişilik bir yapı bile kendi ölçeğinde kurumsallaşabilmelidir. Buradaki kritik eşik, kurucu "tüzel kişiliği" kendi şahsıyla karıştırmamasıdır. Tüzel kişilik kurulduğu andan itibaren artık kamunun bir parçasıdır. Topluma değer katan sosyal sorumluluğunun bizatihi kendisidir. "Tüzel" kelimesi; tüz, düz yani tabana mal olan anlamını taşır. Kişi, kurum kaynağını şahsi arzulara harcamamalı; kurumu ayrı bir kişi görmeli ve kendisinin de ona hizmet eden olduğunu unutmamalıdır. Rutubetsiz, nemsiz, hastalıksız, sağlıklı bir "kuru kalma" hali tabana yayıldığında, toplum gerçek gücüne kavuşur.

Büyük kurum ortaklarında baş gösteren ego ve statü hırsı, ‘Kurum Ruhu’ için tehdittir. Bu durum, geçmişteki dinozor hakimiyetine benzetilebilir. Maddesel olarak devasa olan dinozorlar, egoları bedenleri gibi şişmiş, statü obezitesine yakalanmışlardı. Adaletin ve fikrin yerini cüsse aldığında, yaşamın tüm katmanlarını kendilerinden aşağı gördüler. Ve sistemi çökertene kadar tükettiler. Ancak doğanın matematiği bu açgözlülüğü ve hantallığı kabul etmedi. Yunanca "Yaşamı öğrenmeyi seviyorum" (Mathematikós) diyen o kadim denge bozulunca, dünya kendini korumaya aldı. Dinozorlar sonrası yenilenen dünya, bu devasa hantallığa yer vermedi; döngüye uygun, nispeten daha küçük, tabana hizmet eden, kimseyi aşağı göremeyecek canlılar tercih edildi.

Her insan, yaşam döngüsünün devamı için soru sormalı ve çözüm üretmelidir. Bu çözümleri kalıcı kılmak, tecrübeyi biriktirmek ve her seferinde "Amerika’yı yeniden keşfetmemek" ise kurumla mümkün olur. Kurum; düzendir, disiplindir, arşivdir.

Eğer bir yerde fırsat eşitliği sağlanamıyorsa, orada gelişimden söz edilemez. Cem Karaca’nın şarkısındaki gibi "İşçisin sen işçi kal" anlayışı, insana "sus, fikir üretme, sadece çalış" talimatı dayatmak, aşağı görmektir. Bu, modern bir efendi-köle ikilemidir; kula kulluk talebidir. Bu dayatma, ufkumuzu açabilecek donanım ile dünyaya gönderilmiş milyonlarca fikrin susması demektir. İnsanın hamurunda sorumluluk alma ve değer katma yetisi vardır. İnsan sorumluluk alamaz ve yaratılış amacından koparsa, en büyük günah olan "zamanı öldürme" eylemi hayat bulur.

Fabrikada, iş yerinde sorumluluk duygusu bastırılan ebeveynler, bu açlığı genellikle evinde gidermeye çalışır. Sorumluluğun tamamını ailesine yansıtır; çocuklar bir anda yoğun ilgiye, özünde ise ilgisizliğe maruz kalır. Yere düştüğünde kendi hatasıymış gibi müdahale eder, tutar kaldırır. Parka oyun oynamaya bile yalnız bırakmaz. “Aman dışarısı tehlikeli, al bilgisayarla, telefonla oyna” tadında büyür. Haliyle çocuk hata yaptığında, düştüğünde kalkmayı öğrenemez. Dış dünyadaki yetkinliğini kaybetmiş ebeveyn, belki bir nebze kendi vicdanını rahatlatır ama bu seferde çocuğun gelişimini ve geleceğine zarar verir. Çocuk ayaklarının üzerinde hiç duramaz. Ona birinin bakmasına muhtaç kalır. Böylece insanın soru sorma yetisi elinden alınarak dünyaya verilen zarar, sonraki nesle de aktarılmış olur.

Fazla su bozar, fazla tuz, şeker, un vs. bozar. Her şeyde olduğu gibi ilginin de fazlası bozar.

Amacından ve üretimden koparılmış ebeveyn, üretme ile enerjisini üzerinden atamadığı sorumluluk duygusunun tamamını çocuğa yansıtır. Çocuğun okuluna, mesleğine, neyi sevip sevmeyeceğine dair her kararı kendi alır. Yaratanın, çocuğa özenle bahşettiği o özgün yetenekler ve "ayarlar" ebeveyn eliyle bozulur. Sonuçta ise; çalışmayan, bilgisayar oyunlarına hapsolmuş, her istediği ayağına geldiğinden dünyaya hizmeti anlamlandıramayan, sorumluluk duymayan, soru sormayan, “Ev genci” adı da verilen bir kuşak peydahlanır.

Fikri Borç ve Bireysel Kurumsallaşma

Üreten, yaşama değer katan halklar mutlak zenginleşir. Üretmeyen ise borç alır, tabi ödeyemez, yapılandırır. Bir süre sonra üreten, üretmeyeni üzerinde yük hisseder. Bu yıkıcı kesimi sırtlarında "kan emici" olarak görme başlar. Bir toplumda fikir üretimi yetersizse, bu boşluk hızla ekonomik borca ve ahlak yokluğuna dönüşür; neticede tükettiğinden az üretenin parasal değeri, insani haysiyeti kalmaz.

İnsanı insan yapan, onu ölümsüz kılan yegâne unsur; duyduğu yüksek sorumluluk bilinci ve bu bilinci "kuru", yani her türlü yozlaşmadan ve rutubetten uzak tutabilme iradesidir. Yunus Emre, Ali Kuşçu veya Newton gibi isimler tam da bu yüzden ölümsüzdür; çünkü onlar kendi iç dünyalarında "bireysel kurumsallaşmayı" tamamlayabilmişlerdi. Onlar birer "soru sorma ustası" idiler ve kimsenin o güne kadar sormadığı sorulara ulaştılar. Cevapları ise insanlığa huzur, şifa verdi. O köklü sorular, ufuk açan evrensel fikirleri ve ahlakı arttırdı. Onların icat ve öğretileri, bireysel sınırlarını aşarak insanlığın ortak mirasına dönüştü.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.