Düzenli garipliklerin kanıksandığı, ilkel kuralların normalleştirilmeye çalışıldığı toplumlarda özgürlükler, fark ettirilmeden sinsice kısıtlanır. Bu düzende, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan ve sistem dışına itilen insanların sayısı gün geçtikçe artar.
Bir toplumda üstünlük ölçütü yalnızca paraya endekslenmişse ve para en yüksek mertebe kabul ediliyorsa, o toplumun gelişmişliğinden söz edilemez. Böyle bir iklimde "iyi para" orayı hızla terk eder. İnsanlar, zenginleşmek adına her yolu mübah görmeye başlar; uyuşturucu, kaçakçılık, maneviyat sömürüsü, din tacirliği, liyakatsizlik ve vergi kaçakçılığı gibi "kötü para" kaynakları toplumun kılcal damarlarına yuvalanır. Kötü para o kadar baskın hale gelir ki; çocuğuna haram lokma yedirmek istemeyen dürüst insanlar birer birer işsiz, aşsız kalır, geçinemez hale düşer.
Aksine, bir toplumda üstünlük; "kimde daha çok fikir ve yenilik varsa o değerlidir" anlayışına dayanıyorsa, işte o toplum "gelişmiş" sıfatını hak eder. "İyi para", bu güven ortamına kendi isteğiyle koşarak gelir. Diğer toplumlara karşı ekonomik üstünlük sağlamanın tek sağlıklı yolu da budur. Değerin "mal" değil "insan" olduğu bir sistemde; faizin, enflasyonun ya da rant odaklı haksız kazançların kök salma şansı yoktur. Eğitim seviyesi yükselirken, kötü para bu kapıdan içeri girmeye cesaret edemez.
Hilenin ve sahtekarlığın barınamadığı bu düzende, günümüzün trajik bir gerçeği olan "IBAN suçluları" gibi kavramlar da doğmaz. Kimse banka hesabını bir başkasına kiralayacak kadar çaresiz kalmaz; mahremiyetini satmak zorunda hissetmez.
Ancak bugün insanlar, banka hesaplarını kiraya verebiliyor. Bankaların kara listesine alınmış, şirketini yönetememiş, batırmış, basiretsiz kalmış, hesapları blokeli veya hacizli kişiler; finansal sistemde görünür olabilmek için "temiz" birinin hesabını kiralıyor. Muhtaç durumdaki hesap sahibi, mobil bankacılık şifrelerini bu kişilere teslim edip karşılığında ödeme alıyor.
Bankaların tespit etmekte zorlandığı bu sorun, yargıyı da meşgul eden ve kısmen bir kör düğüme dönüşmüş durumda. Her ne kadar Yargıtay’ın güncel kararları; "sırf hesap kiralandı diye kişi dolandırıcılıktan mahkûm edilemez, suç kastının ispatı gerekir" dese de hesap sahipleri kendilerini bir anda örgüt üyeliği veya dolandırıcılık suçlamalarının ortasında bulabiliyor.
Fakat madalyonun daha karanlık bir yüzü var: Borcunu ödemeyen, piyasayı mağdur eden ve kara listeye giren kişiler, başkalarının hesapları üzerinden ticaret yapmaya devam ederek yeni mağdurlar yaratıp, piyasaları daha da çıkmaza sokabilmekteler. Onların parası dönmeye devam ederken; alacağını tahsil edemeyen dürüst işletmeler küçülmek, hatta iflas etmek durumunda kalabiliyor. "Kör uçuş" devam ettikçe, sadece ekonomi değil, toplumun adalet duygusu da irtifa kaybediyor.
Ekonomik Esaret ve Küresel Tasfiye
Öte yandan, şahsi hesabını yani mahremiyetini kiralamak zorunda kalanların durumu da ayrıca vahimdir. Bu kişiler, kendi adına açılan bir hesapla neler yapılabileceğinin muhtemelen farkındadır; ancak bir ücret karşılığında bu kocaman riski göze alır. Yaşanan ekonomik bozulmalar, insanı bir bilinmezliğe, gönüllü bir esarete razı eder.
Eski ve anonim bir söz der ki: “Ekonomik üstünlüğün yitirildiği bir yerde, siyasi üstünlük barınamaz.”
Buradaki siyasi üstünlük; milli sınırların ve halkın güvenli yaşam alanının korunması demektir. Ekonomik gücün bittiği yerde vatana ve insana değer katan ilim, bilim ve sanat yeşermez. Fikir ve gelişim durunca, bu sefer "toprağın altına" hücum başlar. Vatanın yeraltı zenginlikleri, sınır tanımaz bir iştahla tüketilmeye çalışılır. Gelecek nesillerin payından alınarak her yer maden ocağına çevrilir; altın, bakır, bor gibi değerli madenler işlenmeden, değerinin çok altında hammadde olarak yabancıya satılır. Mıcır için bile ormanlar, oksijen kaynakları, iklim ve besin koruyucuları tahrip edilir. Elde edilen gelir o kadar düşüktür ki, dış borcun faizine bile merhem olmaz.
Bu da yetmez, ABD’nin ısrarla dayattığı kömür, petrol tüketimine uygun 21 inci yüzyılda eski teknoloji kalmış, yaşama zarar veren, kattığından çok alan termik santraller kurulmaya çalışılır. Yeni nesil dalga enerji santrali gibi kaynaklara yatırım yapılmaz.
Bu sebeple hükmetmek bilgelik ister. Siyasette iyilik, güzellik ve ahlak sanatıdır. 1069’da yazılan Kutadgu Bilig, “Kötülere siyaset gerek, iyilere hürmet gerek” der. Yani kötüye, yaptığı kötülüğün topluma ve toprağa maliyetini anlatmak, onu ahlaka davet etmek ve güvenli alanımızı bozmasını engellemek siyasetin asıl görevidir. Siyaset, günümüzde sanıldığı gibi "yalan ve iftiranın normalleşmesi" değil; aksine kötülüğü adalete ve iyiliğe davet etme becerisidir.
Yönetilmeme sebebiyle oluşacak ekonomik üstünlük kaybı, toplumda "kurtarılabilir" görülen nitelikli kesim, değer göreceği yerlere göçe başlar. Elbette kötülükler yapıp, ülkeden kaçmak durumunda kalmışlar bu tanımlama içinde değildir. Geri kalanlar ise ucuzdur. Gözden çıkartılabilir. Topraklar ve kaynaklar, değerlerin kıymetini bilen "dış" toplumlara pazarlanmaya başlanır.
Küresel dünyada her türlü mal sınırları kolayca geçerken, o malın kaşifi, üreteni insan vize duvarlarına, tel örgülere takılır. İnsana, kendi ürettiği mal kadar bile değer verilmez.
Küreselleşme, kuruluş felsefesinde vahşilik içermez. Topyekûn gelişimi hedefler. Ancak bu standartların altında kalan, diğer canlılara ve dünyaya değer katmayan toplumlar sistem tarafından "zayıf, yaralı" kabul edilir. Bu aşamada doğa kanunları hızla devreye girer: Sürünün en zayıf ceylanı; aslanın, çakalın, timsahın önüne atılır. Ya kendini üst seviyeye, sağlıklı gruba alırsınız ya da sistemin dışında kalırsın.
Ölçülemeyen bilginin değeri yoktur. Bu da rahatlıkla ölçülebilir.
Mesela; Aralık 2025 itibarıyla yıllık kişi başı milli gelir 17.900 dolar olarak açıklandı. Kişi başı milli gelir; toplam gayrisafi milli gelirin toplam nüfusa bölünmesi ile bulunur. Yani her aile bireyi için bu tutar hesaplanmıştır. Dört kişilik bir hanenin yıllık payı 71.600 dolardır. Güncel kurla bu, yıllık 3 milyon TL’nin, aylık ise yaklaşık 250 bin TL’nin üzerinde bir gelirdir. Haneye giren iyi para rakamı bunun altındaysa, sisteme göre "harcanabilir" durumda kalmışsınızdır.
Bir insanın banka hesabını kiralayacak kadar kendini tehlikeye atıp atmayacağı, işte bu ekonomik uçurumun derinliğiyle ölçülür.
Toplumun büyük çoğunluğu bu sınırın altında kalıyorsa, zemin kaymış demektir. Halk daha medeni bir yaşama hedefliyken, hatta Demokrasi ile birlikte belli kesimler "Sosyokrasi" taleplerini arttırırken; bir anda kapısında Otokrasiyi, Totokrasiyi veya Kratokrasiyi (güce dayalı yönetim) buluverir. Elbette hiçbir şey bir anda gelmez; Ve bu basit ölçümleme bile insanlarca fark edilemiyorsa görev, görüş, görebilme vasıfları, yetkinliği körelmiş demektir.