Tayfun Kaya
Köşe Yazarı
Tayfun Kaya
 

Gelişim, Değişim, Direnç ve Korku Dörtlemesi…

 Aracımı temizletmek için gittiğim oto yıkamacıda beni güler yüzüyle karşılayan Yiğit’le ayaküstü sohbet ettik. Oldukça keyifli bir insandı; bunun nedenini ise sohbetin ilerleyen safhalarında anladım: Meğer kendisi tarih öğretmeniymiş. Otuz yaşını aşmasına rağmen maddi yetersizlikler sebebiyle evlenememiş, iş bulamamış, atanamamış; geçinmek için araba yıkıyordu. Kahve içmek için girdiğim kafede hizmet eden garson Ayşe kızımız iç mimardı. Çocuğuma ayakkabı almak için girdiğim mağazadaki Ahmet mühendisti. İnternetten verdiğimiz siparişi getiren kurye Efe, güzel sanatlar mezunuydu. Bir keresinde de yaşı oldukça geçkin bir kurye abimiz gelmişti ki ondan birazdan ayrıca bahsedeceğim. Genelde alışveriş yaptığım, evime yakın marketin kasiyeri Zeynep, o da eczacılık fakültesi mezunu. Et ihtiyacımı genellikle memlekete gittiğimde karşılıyorum; büyük şehirlerdeki ithal etlerin kesim usullerinden emin olamadığım için bildiğim yerden almaya çalışıyorum. Oradaki kasapta çalışan Hüseyin de spor akademisi mezunu. Kış aylarında alışveriş için AVM’ler daha cazip hale geliyor; oradaki bir tavuk restoranında siparişimizi alan Aslı kızımız ise avukattı. Bu genç arkadaşlarımızın hepsi istihdamda görünüyor ancak ne yazık ki hiçbiri eğitimini aldığı alanda çalışamıyor. Avukatından mühendisine kadar hepsi "hizmetli" olmuş. Yeni bir kanunla kuryelik yaş sınırı 65’ten 69’a çıkarıldı. Belli ki bir talep oluşmuş! O yaştakiler muhtemelen emeklidir. Uzun zamandır geçim kaygılarını dile getiriyorlardı. Belli ki bakmışlar olmuyor, çalışmak istemişler. Emekli oldukları, iş olarak bildikleri üretim sektörleri konkordatolar, iflaslarla boğuşurken, atılım yapılamadığı için şimdilik daha iyi durumda görünen hizmet sektörüne sığınmışlar. Bürokrasimiz de bu talebi görmüş ki, riski yüksek olan kuryelik mesleğinin yaş sınırını yukarı çekivermiş. Bu durum emeklilerimiz için bir utanç kaynağı değil; aksine mücadele ruhları takdiri hak ediyor. Burada asıl utanç verici olan plansızlık. Yukarıda bahsettiğimiz gençlere aileleri yıllarca yatırım yaptı; anaokulundan üniversiteye kadar muhtemelen milyonlar harcandı. Bunca yatırımın karşılığının "araba yıkama" olması ne kadar acı! Eğitimini aldıkları, ülkeye daha fazla değer katabilecekleri alanlarda gençlere yeterli iş olanaklarının yaratılamaması; var olan kurumların maliyetler sebebiyle rekabet gücünü kaybedip iflas etmesi veya üretimlerini Mısır gibi ülkelere taşıması büyük bir kayıp. Genç enerjinin verimli kullanılmaması, sadece hizmet sektörüne sıkıştırılması gerçekten içler acısı. İşte asıl utanılması gereken; işsiz kalmış, kendi işini yapamayan milyonlarca gence yapılan bu "ahlar, vahlar"dır… Aralık 2025 verilerine göre işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre %7,7 düşmüş. "Ne kadar güzel" diye sevinirken diğer verileri okuyunca kafa biraz karışıyor: Bir yıl önce toplamda 32,762 milyon kişi çalışırken, şimdi bu sayı 32,685 milyona gerilemiş. 15 yaş üstü nüfus 500 bin kişi artarken, çalışan sayısı 120 bin azalmış. Görünen o ki; alttan gelen neslin üretebileceği, hayata tutunabileceği alanlar (iş, aş, aşk) her geçen gün daralıyor. Uygulama, Liyakat ve Gelenek: Planın Ötesindeki Gerçek Aslında planlama, normal şartlarda birçok sorunu çözer. Bu sebeple kurumlarımız; "Toplam Kalite Yönetimi" veya "Kurumsal İş Süreci Yönetimi" gibi sistematik modellere ve paradigmalara ilgi duyar. Bu yaklaşım haklıdır da; zira bu süreçler, başında sürekli durulamayan bireylere bir sistem disiplini getirir. Ancak tek başına asla yeterli değildir. Üzerine titrediğimiz bu modeller her zaman beklentiyi karşılamaz; işin içine yapay zekayı dahi katsanız, bazen fayda etmeyeceği "gri alanlar" oluşabilir. Çünkü sistemden daha önemli bir unsur vardır: Uygulama ve insan. Planı en doğru şekilde hayata geçirecek yöneticiyi ve ardından da ekibi liyakatle seçebilmek, her şeyden daha kritiktir. General George Patton’un bu konudaki ifadesi oldukça çarpıcıdır: “Savaşlar iyi planlama ile değil, iyi uygulama ile kazanılır. Mükemmel bir uygulama vasat bir planı kurtarabilir; ancak kötü bir uygulama mükemmel planları mahveder.” Demek ki hayata karşı verdiğimiz savaşı, sınavı kazanmak için, uygulamalara yön veren fikir ve motivasyonumuz gelişmiş olmalı. Bunu başarabildiğimizde, liyakat sahibi yöneticiler seçebilir ve geleceği güvenli kılabiliriz. Aksine; liyakatsizlik, rantçılık ve faizcilik gibi toplumları içten içe çürüten, değersizleştiren uygulamalar geleceği tehdit eder. Bu iklimde iş, aş ve aşk alanları hızla daralır; değersizlik tabana yayılır. Uzun yıllar geleceği için emek vermiş olan emekliler, sistemin üzerine birer "yük" gibi görülmeye başlanır. Geçmişte verdikleri emeklerin karşılığı kuşa döner; adeta bir ömürlük çaba yok sayılır. Yeni kanun bize bir yandan şunu da anlatıyor: 65 yaş üstü için kuryelik oldukça riskli bir iş olmasına rağmen, bu alanda ciddi bir talep oluşmuş. İnsanlar yaşamak için, kaza oranı yüksek bu ölümcül riski göze almak zorunda kalmış. Mesleğin doğal tehlikelerinin yanı sıra, ilerleyen yaşla birlikte yavaşlayan reflekslerin riski daha da artırması göz ardı edilmiş. Aslında burada devasa bir vicdani sorun var. İnternetten verdiğim siparişi 65 yaş üstü bir ağabeyimiz kapıya getirdiğinde ne yapacağımı şaşırdığımı hatırlıyorum. Evet, ailesine bakmak için en erdemli yolu seçmiş, çalışıyor; bu takdire şayan. Ancak bu durum, geleneklerimiz açısından bakıldığında derin bir huzursuzluk kaynağı. Geleneklerimizde büyüklere hizmet ve hürmet esastır. Yaşlıya evde ve mahallede saygı gösterilir; çünkü o, bu yaşa kadar gelecek nesillerin onuru için canhıraş çalışmıştır ve artık rahat etmesi gereken yıllardadır. Bu noktada "gelenek neydi?" sorusunu yeniden hatırlayalım: Gelenek; gelecektir. Bir toplumun oyundan düşmemesini, güçlü bir gelecek kurmasını sağlayan ve atalardan süzülüp gelen bir tecrübeler zinciridir. Dünyanın en köklü, en tecrübeli ve en zengin örf-adet mirasına sahip milleti kimdir diye sorulsa; MÖ 9000 yılına kadar uzanan Anav Türk Kültürü ve birçok uzmana göre Türk mitolojisindeki hayvan figürlerinin izlerini taşıyan Göbeklitepe ile Türkler ilk sıralarda yer alır. Demek ki Türkler, var olma ve toplumu yaşatma konusunda muazzam, köklü bir tecrübeye sahip. Binlerce yıldır kendilerini sonraki nesillere taşıyabilmiş bir birikimle yoğrulmuşlar. Ancak bugün geldiğimiz noktada görünen o ki; bu kıymetli tecrübeler, yerini plansızlığa ve liyakatsizliğe bırakarak göz ardı edilir olmuş. Korku, Direnç ve Gelişimin Gökkuşağı Bunca işsizlik ve uzmanlık alanını icra edemeyen milyonlarca gencin enerjisi, maalesef bu köklü tecrübeden mahrum bırakılmış durumda. Öyle bir noktaya geldik ki; her alanda ahlak meselesi tartışılır oldu. Gençler sevilmez, yaşlılar ise saygı görmez oldu. Bu tıkanıklığın temelinde yatan asıl sorun, daha önce defalarca yendiğimiz ama şimdilerde yeniden hortladığını hissettiğimiz o kadim duygudur: Korku. Korkunun iyi yönetildiği dönemlerimiz oldu. Ancak korku, gelişi güzel ve kendi haline bırakılırsa yapacağı ilk iş, gelişime karşı bir direnç başlatmaktır. Çünkü gelişim, değişim ister. Değişim ise korkutur; zira konforu bozar, mücadele gerektirir. Değişimden korkmamanın tek yolu ise; değişimin sonunu öngörebilecek kadar eğitimli olmak ve görevini en iyisiyle yapabilme yeteneğine sahip olmaktır. Değişim, sadece bireysel olarak yaşandığında korkutucu olabilir. Diğerleri tarafından anlaşılamamak insanı yalnızlaştırır, ötekileştirir; hatta "Okumaktan delirdi zavallı" gibi sığ eleştirilere maruz bırakır. Fakat değişim bir ekiple, bir grupla ya da bir toplumla birlikte gerçekleştirildiğinde korkutucu olmaktan çıkar; aksine topluma keyif, huzur, zenginlik katar. Gelişimi göğüsleyebilmiş toplumlar, Suudiler gibi yer altı kaynaklarını kişisel keyifleri, sarayları, kısmen halkı için harcama ihtiyacı duymazlar. İlim ve liyakat, onların tüm ihtiyaçlarını “üstelik korumakla yükümlü olduğumuz doğaya zarar vermeden” karşılamalarını sağlar. Öte yandan, gelişimden korkup ona cephe alanlar; kendi değersizliklerini kapatmak için toprak zenginliklerini, doğanın kendini yenilemesine fırsat vermeden tüketir, satıp savururlar. Gelecek nesillerin hakkından alarak, geride sürdürülemez bir yaşam bırakırlar. Varoluş amacından kopan bu zihniyet, insani erdemlerini bir bir kaybeder. Sonuçta; iş bulamaz, büyüğe saygı duymaz, komşusuyla barışık kalamaz hale gelir. Diğer toplumlarca sevilmez, vize alamaz, parasına güvenilmez olur. Böyle bir iklimde insan icadı mal, o gelişmekten korkan insandan değerli hale gelir. Gelişmemiş insan; sahip olduğu altının, evin veya arabanın fiyatı arttıkça bir yandan anlam veremediği içgüdüsel bir korku yaşarken, bir yandan da yüzünde tuhaf bir tebessüm vardır. Unutulmamalıdır ki; herkesin "Çocuğumun masa başı işi olsun, eli kirlenmesin, üstü başı yağlanmasın" dediği bir anlayıştan, o bereketin simgesi olan rengarenk, seyrederken dinlenip keyif aldığımız “Gökkuşağı” asla doğmaz.  
Ekleme Tarihi: 04 Şubat 2026 -Çarşamba
Tayfun Kaya

Gelişim, Değişim, Direnç ve Korku Dörtlemesi…

 Aracımı temizletmek için gittiğim oto yıkamacıda beni güler yüzüyle karşılayan Yiğit’le ayaküstü sohbet ettik. Oldukça keyifli bir insandı; bunun nedenini ise sohbetin ilerleyen safhalarında anladım: Meğer kendisi tarih öğretmeniymiş. Otuz yaşını aşmasına rağmen maddi yetersizlikler sebebiyle evlenememiş, iş bulamamış, atanamamış; geçinmek için araba yıkıyordu.

Kahve içmek için girdiğim kafede hizmet eden garson Ayşe kızımız iç mimardı. Çocuğuma ayakkabı almak için girdiğim mağazadaki Ahmet mühendisti. İnternetten verdiğimiz siparişi getiren kurye Efe, güzel sanatlar mezunuydu. Bir keresinde de yaşı oldukça geçkin bir kurye abimiz gelmişti ki ondan birazdan ayrıca bahsedeceğim. Genelde alışveriş yaptığım, evime yakın marketin kasiyeri Zeynep, o da eczacılık fakültesi mezunu.

Et ihtiyacımı genellikle memlekete gittiğimde karşılıyorum; büyük şehirlerdeki ithal etlerin kesim usullerinden emin olamadığım için bildiğim yerden almaya çalışıyorum. Oradaki kasapta çalışan Hüseyin de spor akademisi mezunu. Kış aylarında alışveriş için AVM’ler daha cazip hale geliyor; oradaki bir tavuk restoranında siparişimizi alan Aslı kızımız ise avukattı.

Bu genç arkadaşlarımızın hepsi istihdamda görünüyor ancak ne yazık ki hiçbiri eğitimini aldığı alanda çalışamıyor. Avukatından mühendisine kadar hepsi "hizmetli" olmuş.

Yeni bir kanunla kuryelik yaş sınırı 65’ten 69’a çıkarıldı. Belli ki bir talep oluşmuş! O yaştakiler muhtemelen emeklidir. Uzun zamandır geçim kaygılarını dile getiriyorlardı. Belli ki bakmışlar olmuyor, çalışmak istemişler. Emekli oldukları, iş olarak bildikleri üretim sektörleri konkordatolar, iflaslarla boğuşurken, atılım yapılamadığı için şimdilik daha iyi durumda görünen hizmet sektörüne sığınmışlar. Bürokrasimiz de bu talebi görmüş ki, riski yüksek olan kuryelik mesleğinin yaş sınırını yukarı çekivermiş.

Bu durum emeklilerimiz için bir utanç kaynağı değil; aksine mücadele ruhları takdiri hak ediyor. Burada asıl utanç verici olan plansızlık. Yukarıda bahsettiğimiz gençlere aileleri yıllarca yatırım yaptı; anaokulundan üniversiteye kadar muhtemelen milyonlar harcandı. Bunca yatırımın karşılığının "araba yıkama" olması ne kadar acı! Eğitimini aldıkları, ülkeye daha fazla değer katabilecekleri alanlarda gençlere yeterli iş olanaklarının yaratılamaması; var olan kurumların maliyetler sebebiyle rekabet gücünü kaybedip iflas etmesi veya üretimlerini Mısır gibi ülkelere taşıması büyük bir kayıp. Genç enerjinin verimli kullanılmaması, sadece hizmet sektörüne sıkıştırılması gerçekten içler acısı.

İşte asıl utanılması gereken; işsiz kalmış, kendi işini yapamayan milyonlarca gence yapılan bu "ahlar, vahlar"dır…

Aralık 2025 verilerine göre işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre %7,7 düşmüş. "Ne kadar güzel" diye sevinirken diğer verileri okuyunca kafa biraz karışıyor: Bir yıl önce toplamda 32,762 milyon kişi çalışırken, şimdi bu sayı 32,685 milyona gerilemiş. 15 yaş üstü nüfus 500 bin kişi artarken, çalışan sayısı 120 bin azalmış.

Görünen o ki; alttan gelen neslin üretebileceği, hayata tutunabileceği alanlar (iş, aş, aşk) her geçen gün daralıyor.

Uygulama, Liyakat ve Gelenek: Planın Ötesindeki Gerçek

Aslında planlama, normal şartlarda birçok sorunu çözer. Bu sebeple kurumlarımız; "Toplam Kalite Yönetimi" veya "Kurumsal İş Süreci Yönetimi" gibi sistematik modellere ve paradigmalara ilgi duyar. Bu yaklaşım haklıdır da; zira bu süreçler, başında sürekli durulamayan bireylere bir sistem disiplini getirir. Ancak tek başına asla yeterli değildir. Üzerine titrediğimiz bu modeller her zaman beklentiyi karşılamaz; işin içine yapay zekayı dahi katsanız, bazen fayda etmeyeceği "gri alanlar" oluşabilir.

Çünkü sistemden daha önemli bir unsur vardır: Uygulama ve insan. Planı en doğru şekilde hayata geçirecek yöneticiyi ve ardından da ekibi liyakatle seçebilmek, her şeyden daha kritiktir.

General George Patton’un bu konudaki ifadesi oldukça çarpıcıdır: “Savaşlar iyi planlama ile değil, iyi uygulama ile kazanılır. Mükemmel bir uygulama vasat bir planı kurtarabilir; ancak kötü bir uygulama mükemmel planları mahveder.”

Demek ki hayata karşı verdiğimiz savaşı, sınavı kazanmak için, uygulamalara yön veren fikir ve motivasyonumuz gelişmiş olmalı. Bunu başarabildiğimizde, liyakat sahibi yöneticiler seçebilir ve geleceği güvenli kılabiliriz. Aksine; liyakatsizlik, rantçılık ve faizcilik gibi toplumları içten içe çürüten, değersizleştiren uygulamalar geleceği tehdit eder. Bu iklimde iş, aş ve aşk alanları hızla daralır; değersizlik tabana yayılır. Uzun yıllar geleceği için emek vermiş olan emekliler, sistemin üzerine birer "yük" gibi görülmeye başlanır. Geçmişte verdikleri emeklerin karşılığı kuşa döner; adeta bir ömürlük çaba yok sayılır.

Yeni kanun bize bir yandan şunu da anlatıyor: 65 yaş üstü için kuryelik oldukça riskli bir iş olmasına rağmen, bu alanda ciddi bir talep oluşmuş. İnsanlar yaşamak için, kaza oranı yüksek bu ölümcül riski göze almak zorunda kalmış. Mesleğin doğal tehlikelerinin yanı sıra, ilerleyen yaşla birlikte yavaşlayan reflekslerin riski daha da artırması göz ardı edilmiş.

Aslında burada devasa bir vicdani sorun var. İnternetten verdiğim siparişi 65 yaş üstü bir ağabeyimiz kapıya getirdiğinde ne yapacağımı şaşırdığımı hatırlıyorum. Evet, ailesine bakmak için en erdemli yolu seçmiş, çalışıyor; bu takdire şayan. Ancak bu durum, geleneklerimiz açısından bakıldığında derin bir huzursuzluk kaynağı. Geleneklerimizde büyüklere hizmet ve hürmet esastır. Yaşlıya evde ve mahallede saygı gösterilir; çünkü o, bu yaşa kadar gelecek nesillerin onuru için canhıraş çalışmıştır ve artık rahat etmesi gereken yıllardadır.

Bu noktada "gelenek neydi?" sorusunu yeniden hatırlayalım: Gelenek; gelecektir. Bir toplumun oyundan düşmemesini, güçlü bir gelecek kurmasını sağlayan ve atalardan süzülüp gelen bir tecrübeler zinciridir.

Dünyanın en köklü, en tecrübeli ve en zengin örf-adet mirasına sahip milleti kimdir diye sorulsa; MÖ 9000 yılına kadar uzanan Anav Türk Kültürü ve birçok uzmana göre Türk mitolojisindeki hayvan figürlerinin izlerini taşıyan Göbeklitepe ile Türkler ilk sıralarda yer alır. Demek ki Türkler, var olma ve toplumu yaşatma konusunda muazzam, köklü bir tecrübeye sahip. Binlerce yıldır kendilerini sonraki nesillere taşıyabilmiş bir birikimle yoğrulmuşlar.

Ancak bugün geldiğimiz noktada görünen o ki; bu kıymetli tecrübeler, yerini plansızlığa ve liyakatsizliğe bırakarak göz ardı edilir olmuş.

Korku, Direnç ve Gelişimin Gökkuşağı

Bunca işsizlik ve uzmanlık alanını icra edemeyen milyonlarca gencin enerjisi, maalesef bu köklü tecrübeden mahrum bırakılmış durumda. Öyle bir noktaya geldik ki; her alanda ahlak meselesi tartışılır oldu. Gençler sevilmez, yaşlılar ise saygı görmez oldu. Bu tıkanıklığın temelinde yatan asıl sorun, daha önce defalarca yendiğimiz ama şimdilerde yeniden hortladığını hissettiğimiz o kadim duygudur: Korku.

Korkunun iyi yönetildiği dönemlerimiz oldu. Ancak korku, gelişi güzel ve kendi haline bırakılırsa yapacağı ilk iş, gelişime karşı bir direnç başlatmaktır. Çünkü gelişim, değişim ister. Değişim ise korkutur; zira konforu bozar, mücadele gerektirir. Değişimden korkmamanın tek yolu ise; değişimin sonunu öngörebilecek kadar eğitimli olmak ve görevini en iyisiyle yapabilme yeteneğine sahip olmaktır.

Değişim, sadece bireysel olarak yaşandığında korkutucu olabilir. Diğerleri tarafından anlaşılamamak insanı yalnızlaştırır, ötekileştirir; hatta "Okumaktan delirdi zavallı" gibi sığ eleştirilere maruz bırakır. Fakat değişim bir ekiple, bir grupla ya da bir toplumla birlikte gerçekleştirildiğinde korkutucu olmaktan çıkar; aksine topluma keyif, huzur, zenginlik katar.

Gelişimi göğüsleyebilmiş toplumlar, Suudiler gibi yer altı kaynaklarını kişisel keyifleri, sarayları, kısmen halkı için harcama ihtiyacı duymazlar. İlim ve liyakat, onların tüm ihtiyaçlarını “üstelik korumakla yükümlü olduğumuz doğaya zarar vermeden” karşılamalarını sağlar.

Öte yandan, gelişimden korkup ona cephe alanlar; kendi değersizliklerini kapatmak için toprak zenginliklerini, doğanın kendini yenilemesine fırsat vermeden tüketir, satıp savururlar. Gelecek nesillerin hakkından alarak, geride sürdürülemez bir yaşam bırakırlar. Varoluş amacından kopan bu zihniyet, insani erdemlerini bir bir kaybeder. Sonuçta; iş bulamaz, büyüğe saygı duymaz, komşusuyla barışık kalamaz hale gelir. Diğer toplumlarca sevilmez, vize alamaz, parasına güvenilmez olur.

Böyle bir iklimde insan icadı mal, o gelişmekten korkan insandan değerli hale gelir. Gelişmemiş insan; sahip olduğu altının, evin veya arabanın fiyatı arttıkça bir yandan anlam veremediği içgüdüsel bir korku yaşarken, bir yandan da yüzünde tuhaf bir tebessüm vardır.

Unutulmamalıdır ki; herkesin "Çocuğumun masa başı işi olsun, eli kirlenmesin, üstü başı yağlanmasın" dediği bir anlayıştan, o bereketin simgesi olan rengarenk, seyrederken dinlenip keyif aldığımız “Gökkuşağı” asla doğmaz.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.