Pamuk İnşaat
Pamuk İnşaat
Muhammed Cihad Çiğdem
Köşe Yazarı
Muhammed Cihad Çiğdem
 

İNSAN MI? İMKAN MI?

İnsan insana ne kadar muhtaçtır? Bazen düşünüyorum da insan, gerçekten insana mı muhtaçtır, yoksa sahip olduğu imkânlara mı? Belki de bu sorunun cevabını ararken önce kendi kalbimize bakmamız gerekiyor. Çünkü kalbimizin derinliklerinde seyri sefer eyleyen nice duygular vardır. Görmek istersen görebildiğin, yaşamak istersen tutup çektiğin… Rivayet edilir ki, iki derviş uzun bir yolculuğa çıkarlar. Günlerce beraber yürür, aynı sudan içer, aynı ekmeği bölüşürler. Çok fazla konuşmazlar; fakat biri yorulduğunda diğeri yavaşlar, biri susadığında diğeri matarasını uzatır. Bir gün önlerine büyükçe bir nehir çıkar. Üzerinden geçmek için eski, dar bir köprü vardır. Dervişlerden biri ötekine: — Sen önden geç, ben arkandan gelirim, der. Öteki geçmeye başlar. Tam köprünün ortasına geldiğinde ayağı kayar. Arkasındaki derviş hemen elini uzatır ve onu tutar. Nehri geçtikten sonra düşen derviş mahcup bir şekilde: — Koca bir yol geldim. Aç kaldım, susuz kaldım, yoruldum; hepsine dayandım. Ama şu köprüde ayağım kayınca senden yardım istedim. Demek ki insan insana muhtaçmış, der. Diğer derviş tebessüm eder: — Sen bugün benden el istedin. Ben de senden yol istedim. Sen düşerken seni ben tuttum; fakat ben yorulduğumda sen benimle birlikte yürüdün. Hangimiz hangimize daha çok muhtaçtık, onu Allah bilir. Ne güzel söylemiş… Çünkü insan insana muhtaçtır. Ama bu muhtaçlık bir acziyet değil, insan olmanın tabiatıdır. Anne çocuğuna, çocuk anneye; talebe hocaya, hoca talebeye; dost dosta, gönül gönle muhtaçtır. Fakat galiba bizim asıl meselemiz, insana olan ihtiyacımızı ne zaman unuttuğumuzdur. İmkân arttıkça ne oluyor bize? Aslında insanın insana ihtiyacı azalmaz. Sadece insan, buna ihtiyacı olmadığını zannetmeye başlar. Parası vardır; her şeyi satın alabileceğini düşünür. Makamı vardır; herkese ulaşabileceğini sanır. Gücü vardır; yalnız yürüyebileceğine inanır. Çevresi vardır; kimseye eyvallahı olmadığını düşünür. Sonra hayat bir yerden dokunur. Öyle bir yerden dokunur ki insan, sahip olduğu onca imkânın bazı boşluklara yetişemediğini görür. Bir annenin duasının satın alınamadığını… Bir dostun vefasının bir makamla elde edilemediğini… Bir kardeşin “Ben yanındayım.” demesinin hiçbir bedelinin olmadığını… Çok güzel bir manzaraya bakarsın, “Keşke bunu onunla da görebilseydim.” dersin. Güzel bir yemek yersin, bölüşecek bir dost ararsın. Büyük bir başarı elde edersin; “Başardım.” diyeceğin bir gönül ararsın. İşte tam orada anlarsın: İmkân ile ihtiyaç aynı şey değildir. İmkân sana bir şey verir. İnsan ise verdiğinin kıymetini hissettirir. Fakat insanın imkânla imtihanı da tam burada başlar. Çünkü insan bazen imkânlarının sahibi olmaktan çıkar, imkânlarının esiri oluverir. Kendi arabası vardır, başkasının arabasına ihtiyacı yoktur. Kendi evi vardır, kimsenin kapısını çalmaz. Kendi parası vardır, kimseye eyvallahı olmadığını düşünür. Kendi çevresi vardır, başkasını görmez. Ve yavaş yavaş, belki kendisi bile fark etmeden, insanlardan uzaklaşır. Sonra bir bakarsın; elinde çok şey vardır ama gönlünde çok az insan kalmıştır. İmkân bir nimettir elbette. Ama nimet, insanın efendisi değil emanetidir. İnsanın zengin olması güzel. Makam sahibi olması güzel. Güç sahibi olması güzel. Çevresinin geniş olması güzel. Fakat bütün bunlar insanın gönlünü küçültüyorsa, orada bir şeyleri yeniden düşünmek gerekir. Çünkü insanın imkân sahibi olması güzel; ama imkânların insan sahibi olması felakettir. Bazen düşünüyorum… İnsan neden makam sahibi olunca değişiyor? Neden dün aynı sofrada oturduğu insana bugün yukarıdan bakmaya başlıyor? Neden eline biraz güç geçince kendisini diğerlerinden farklı görüyor? Oysa makam da geçici, para da, güç de, itibar da… İnsan bunların hiçbirini beraberinde götürmeyecek. Belki de Karun'un kıssasında bizi ilgilendiren taraf tam da burasıdır. Karun'un serveti vardı. Ama asıl kaybettiği şey serveti değildi; kendisinin kim olduğunu unutmasıydı. Nemrut'un da gücü vardı. Mesele yalnızca gücünün çokluğu değildi; gücün kendisini ne hâle getirdiğiydi. Demek ki mesele imkân sahibi olmak değil. Mesele, imkân sahibi olduğunda insan kalabilmek. Çünkü yokluk bazen insanları birbirine yaklaştırır. Bir lokma ekmek iki kişi arasında bölünür, bir kapı daha sık çalınır, bir omuz daha kolay aranır. Fakat imkân çoğaldıkça insanın etrafına duvar örmesi kolaylaşır. İşte insanın imtihanı belki tam burada başlar: Kimseye muhtaç olmadığını düşündüğün hâlde insan kalabilmek… Elinde imkân varken paylaşabilmek… Gücün varken incitmemek… Makamın varken tevazuyu kaybetmemek… Ve en önemlisi, karşındaki insanın sana ne vereceğini hesap etmeden onu sevebilmek. Çünkü galiba meselenin en can acıtan tarafı menfaat. Bugün ilişkilerimize farkında olmadan bir hesap makinesi koymuş gibiyiz: “Bu insan bana ne kazandırır?” “Bana hangi kapıyı açar?” “Kimlere ulaştırır?” “Ne işime yarar?” Ve belki de bütün bunları tek bir kelimenin içinde meşrulaştırıyoruz: Kazan-kazan. Ne kadar masum geliyor kulağa değil mi? Ama her ilişkinin kazan-kazan olması mı gerekir? Her dostluğun iki taraflı bir fayda üretmesi mi gerekir? Bir insan bize hiçbir şey kazandırmıyorsa, onunla kurduğumuz ilişkinin ne anlamı kalıyor? Çünkü bir insanı sana sağladığı menfaat kadar seviyorsan, belki de aslında o insanı değil, ondan elde ettiğin faydayı seviyorsundur. Bugün bir insanın makamı varsa etrafı kalabalık. Makamı gidince insanlar azalıyor. Parası varsa dostu çok. Parası bitince telefonları susuyor. Bir kapı açabiliyorsa herkes yanında. Kapıların açılmasına ihtiyacı kalmayınca kimse aramıyor. Ne acı değil mi? İnsanın kendisi değil, imkânı seviliyor. Oysa insanın değeri, sana ne kazandırdığıyla ölçülemez. Sana faydası olmadığı gün de insandır. Sana kapı açamadığı gün de. Makamını kaybettiğinde de. Parası olmadığında da. İşe yaramadığını düşündüğün günlerde bile… O hâlâ insandır. Ve belki de gerçek sevgi tam burada başlar: Bir insana ihtiyacın kalmadığı hâlde onu sevebiliyor musun? İnsanların sana ihtiyacının kalmaması, onlara karşı sorumluluğunun da kalmadığı anlamına gelmez. Tam tersine… İmkânın arttıkça merhametin artmalı. Servetin arttıkça paylaşman artmalı. Gücün arttıkça affetmen kolaylaşmalı. Makamın yükseldikçe tevazun çoğalmalı. Çevren genişledikçe gönlün genişlemeli. Ve karşındaki insanın sana ne vereceğini hesap etmeden onu sevebilmelisin. Yunus Emre'nin asırlar öncesinden söylediği o söz, belki de bütün bu meselenin özüdür: “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.” Bu anlayışta insanı sevmek, insanın sana ne verdiğiyle ilgili değildir. Sana faydası olduğu için değil. Sana bir kapı açtığı için değil. Makamı olduğu için değil. Zengin olduğu için değil. Sana bir gün lazım olabilir diye hiç değil. Yaratılmış olduğu için… Çünkü yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek, insanı yeniden insan yerine koymaktır. Zenginken de fakirken de, güçlüyken de güçsüzken de, makamdayken de makamdan inerken de, işe yararken de yaramazken de insana aynı gözle bakabilmektir. Gerçek zenginlik, insanın hiçbir şeye ihtiyacının kalmaması değildir. Gerçek zenginlik, elinde her şey varken bile gönlünü insana kapatmamaktır. İmkânlar bizi kimseye muhtaç bırakmayacak kadar çoğalabilir. Fakat insanlığımızı koruyabilmek için yine insana muhtacız. Çünkü insanı insan yapan, hiçbir şeye ihtiyacı kalmaması değil; ihtiyacı olmadığı hâlde iyilik yapabilmesi, gücü olduğu hâlde affedebilmesi, elinde imkân varken paylaşabilmesi ve karşısındaki insanı yalnızca insan olduğu için sevebilmesidir. Gün her sabah geceye katran çalar, zifiri gecenin içinden güneşi doğurur ve yine şifasını kendi içinden çıkarır. Hayat da böyledir. Bazen imkânların aydınlığında yürürken gönlümüzün karardığını fark etmeyiz. Oysa gece gündüze, toprak yağmura, gönül gönle muhtaçtır. Belki de bütün mesele budur: İnsan ne kadar imkân sahibi olursa olsun, insanlığını kaybetmediği kadar zengindir. Ve insan, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevebildiği kadar insandır.  
Ekleme Tarihi: 01 Eylül 2026 -Salı
Muhammed Cihad Çiğdem

İNSAN MI? İMKAN MI?

İnsan insana ne kadar muhtaçtır?

Bazen düşünüyorum da insan, gerçekten insana mı muhtaçtır, yoksa sahip olduğu imkânlara mı?

Belki de bu sorunun cevabını ararken önce kendi kalbimize bakmamız gerekiyor. Çünkü kalbimizin derinliklerinde seyri sefer eyleyen nice duygular vardır. Görmek istersen görebildiğin, yaşamak istersen tutup çektiğin…

Rivayet edilir ki, iki derviş uzun bir yolculuğa çıkarlar. Günlerce beraber yürür, aynı sudan içer, aynı ekmeği bölüşürler. Çok fazla konuşmazlar; fakat biri yorulduğunda diğeri yavaşlar, biri susadığında diğeri matarasını uzatır.

Bir gün önlerine büyükçe bir nehir çıkar. Üzerinden geçmek için eski, dar bir köprü vardır. Dervişlerden biri ötekine:

— Sen önden geç, ben arkandan gelirim, der.

Öteki geçmeye başlar. Tam köprünün ortasına geldiğinde ayağı kayar. Arkasındaki derviş hemen elini uzatır ve onu tutar.

Nehri geçtikten sonra düşen derviş mahcup bir şekilde:

— Koca bir yol geldim. Aç kaldım, susuz kaldım, yoruldum; hepsine dayandım. Ama şu köprüde ayağım kayınca senden yardım istedim. Demek ki insan insana muhtaçmış, der.

Diğer derviş tebessüm eder:

— Sen bugün benden el istedin. Ben de senden yol istedim. Sen düşerken seni ben tuttum; fakat ben yorulduğumda sen benimle birlikte yürüdün. Hangimiz hangimize daha çok muhtaçtık, onu Allah bilir.

Ne güzel söylemiş…

Çünkü insan insana muhtaçtır. Ama bu muhtaçlık bir acziyet değil, insan olmanın tabiatıdır. Anne çocuğuna, çocuk anneye; talebe hocaya, hoca talebeye; dost dosta, gönül gönle muhtaçtır.

Fakat galiba bizim asıl meselemiz, insana olan ihtiyacımızı ne zaman unuttuğumuzdur.

İmkân arttıkça ne oluyor bize?

Aslında insanın insana ihtiyacı azalmaz. Sadece insan, buna ihtiyacı olmadığını zannetmeye başlar.

Parası vardır; her şeyi satın alabileceğini düşünür. Makamı vardır; herkese ulaşabileceğini sanır. Gücü vardır; yalnız yürüyebileceğine inanır. Çevresi vardır; kimseye eyvallahı olmadığını düşünür.

Sonra hayat bir yerden dokunur.

Öyle bir yerden dokunur ki insan, sahip olduğu onca imkânın bazı boşluklara yetişemediğini görür.

Bir annenin duasının satın alınamadığını… Bir dostun vefasının bir makamla elde edilemediğini… Bir kardeşin “Ben yanındayım.” demesinin hiçbir bedelinin olmadığını…

Çok güzel bir manzaraya bakarsın, “Keşke bunu onunla da görebilseydim.” dersin. Güzel bir yemek yersin, bölüşecek bir dost ararsın. Büyük bir başarı elde edersin; “Başardım.” diyeceğin bir gönül ararsın.

İşte tam orada anlarsın: İmkân ile ihtiyaç aynı şey değildir.

İmkân sana bir şey verir. İnsan ise verdiğinin kıymetini hissettirir.

Fakat insanın imkânla imtihanı da tam burada başlar.

Çünkü insan bazen imkânlarının sahibi olmaktan çıkar, imkânlarının esiri oluverir.

Kendi arabası vardır, başkasının arabasına ihtiyacı yoktur. Kendi evi vardır, kimsenin kapısını çalmaz. Kendi parası vardır, kimseye eyvallahı olmadığını düşünür. Kendi çevresi vardır, başkasını görmez.

Ve yavaş yavaş, belki kendisi bile fark etmeden, insanlardan uzaklaşır.

Sonra bir bakarsın; elinde çok şey vardır ama gönlünde çok az insan kalmıştır.

İmkân bir nimettir elbette. Ama nimet, insanın efendisi değil emanetidir.

İnsanın zengin olması güzel. Makam sahibi olması güzel. Güç sahibi olması güzel. Çevresinin geniş olması güzel.

Fakat bütün bunlar insanın gönlünü küçültüyorsa, orada bir şeyleri yeniden düşünmek gerekir.

Çünkü insanın imkân sahibi olması güzel; ama imkânların insan sahibi olması felakettir.

Bazen düşünüyorum…

İnsan neden makam sahibi olunca değişiyor? Neden dün aynı sofrada oturduğu insana bugün yukarıdan bakmaya başlıyor? Neden eline biraz güç geçince kendisini diğerlerinden farklı görüyor?

Oysa makam da geçici, para da, güç de, itibar da…

İnsan bunların hiçbirini beraberinde götürmeyecek.

Belki de Karun'un kıssasında bizi ilgilendiren taraf tam da burasıdır. Karun'un serveti vardı. Ama asıl kaybettiği şey serveti değildi; kendisinin kim olduğunu unutmasıydı.

Nemrut'un da gücü vardı. Mesele yalnızca gücünün çokluğu değildi; gücün kendisini ne hâle getirdiğiydi.

Demek ki mesele imkân sahibi olmak değil.

Mesele, imkân sahibi olduğunda insan kalabilmek.

Çünkü yokluk bazen insanları birbirine yaklaştırır. Bir lokma ekmek iki kişi arasında bölünür, bir kapı daha sık çalınır, bir omuz daha kolay aranır.

Fakat imkân çoğaldıkça insanın etrafına duvar örmesi kolaylaşır.

İşte insanın imtihanı belki tam burada başlar:

Kimseye muhtaç olmadığını düşündüğün hâlde insan kalabilmek…

Elinde imkân varken paylaşabilmek…

Gücün varken incitmemek…

Makamın varken tevazuyu kaybetmemek…

Ve en önemlisi, karşındaki insanın sana ne vereceğini hesap etmeden onu sevebilmek.

Çünkü galiba meselenin en can acıtan tarafı menfaat.

Bugün ilişkilerimize farkında olmadan bir hesap makinesi koymuş gibiyiz:

“Bu insan bana ne kazandırır?”

“Bana hangi kapıyı açar?”

“Kimlere ulaştırır?”

“Ne işime yarar?”

Ve belki de bütün bunları tek bir kelimenin içinde meşrulaştırıyoruz:

Kazan-kazan.

Ne kadar masum geliyor kulağa değil mi?

Ama her ilişkinin kazan-kazan olması mı gerekir? Her dostluğun iki taraflı bir fayda üretmesi mi gerekir?

Bir insan bize hiçbir şey kazandırmıyorsa, onunla kurduğumuz ilişkinin ne anlamı kalıyor?

Çünkü bir insanı sana sağladığı menfaat kadar seviyorsan, belki de aslında o insanı değil, ondan elde ettiğin faydayı seviyorsundur.

Bugün bir insanın makamı varsa etrafı kalabalık. Makamı gidince insanlar azalıyor.

Parası varsa dostu çok. Parası bitince telefonları susuyor.

Bir kapı açabiliyorsa herkes yanında. Kapıların açılmasına ihtiyacı kalmayınca kimse aramıyor.

Ne acı değil mi?

İnsanın kendisi değil, imkânı seviliyor.

Oysa insanın değeri, sana ne kazandırdığıyla ölçülemez.

Sana faydası olmadığı gün de insandır.

Sana kapı açamadığı gün de.

Makamını kaybettiğinde de.

Parası olmadığında da.

İşe yaramadığını düşündüğün günlerde bile…

O hâlâ insandır.

Ve belki de gerçek sevgi tam burada başlar:

Bir insana ihtiyacın kalmadığı hâlde onu sevebiliyor musun?

İnsanların sana ihtiyacının kalmaması, onlara karşı sorumluluğunun da kalmadığı anlamına gelmez. Tam tersine…

İmkânın arttıkça merhametin artmalı. Servetin arttıkça paylaşman artmalı. Gücün arttıkça affetmen kolaylaşmalı. Makamın yükseldikçe tevazun çoğalmalı. Çevren genişledikçe gönlün genişlemeli.

Ve karşındaki insanın sana ne vereceğini hesap etmeden onu sevebilmelisin.

Yunus Emre'nin asırlar öncesinden söylediği o söz, belki de bütün bu meselenin özüdür:

“Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”

Bu anlayışta insanı sevmek, insanın sana ne verdiğiyle ilgili değildir.

Sana faydası olduğu için değil. Sana bir kapı açtığı için değil. Makamı olduğu için değil. Zengin olduğu için değil. Sana bir gün lazım olabilir diye hiç değil.

Yaratılmış olduğu için…

Çünkü yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek, insanı yeniden insan yerine koymaktır.

Zenginken de fakirken de, güçlüyken de güçsüzken de, makamdayken de makamdan inerken de, işe yararken de yaramazken de insana aynı gözle bakabilmektir.

Gerçek zenginlik, insanın hiçbir şeye ihtiyacının kalmaması değildir.

Gerçek zenginlik, elinde her şey varken bile gönlünü insana kapatmamaktır.

İmkânlar bizi kimseye muhtaç bırakmayacak kadar çoğalabilir. Fakat insanlığımızı koruyabilmek için yine insana muhtacız.

Çünkü insanı insan yapan, hiçbir şeye ihtiyacı kalmaması değil; ihtiyacı olmadığı hâlde iyilik yapabilmesi, gücü olduğu hâlde affedebilmesi, elinde imkân varken paylaşabilmesi ve karşısındaki insanı yalnızca insan olduğu için sevebilmesidir.

Gün her sabah geceye katran çalar, zifiri gecenin içinden güneşi doğurur ve yine şifasını kendi içinden çıkarır.

Hayat da böyledir.

Bazen imkânların aydınlığında yürürken gönlümüzün karardığını fark etmeyiz.

Oysa gece gündüze, toprak yağmura, gönül gönle muhtaçtır.

Belki de bütün mesele budur:

İnsan ne kadar imkân sahibi olursa olsun, insanlığını kaybetmediği kadar zengindir.

Ve insan, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevebildiği kadar insandır.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.