İdarecilik, yalnızca bir makamda oturmak, karar vermek ve imza atmak değildir. İdarecilik, insana dokunabilmek, emeği görebilmek ve verilen kararın neye mal olacağını düşünebilmektir. Bunun için de bilgi kadar vicdana, tecrübe kadar empatiye ihtiyaç vardır.
Hz. Ömer’in adalet anlayışını bugün hâlâ konuşuyorsak mesele yalnızca tarihte yaşanmış bir dönemi hatırlamak değildir. Asıl mesele, sorumluluk taşıyan bir insanın kendisini hesaba çekebilmesidir. Çünkü makam büyüdükçe insanın sorumluluğu da büyür. Yetki, insanı haklı çıkaran bir imkân değil, daha dikkatli davranmasını gerektiren bir emanettir.
Bazen bir insan, kendisine verilen görevin sınırları içinde kalmaz. Düşünür, araştırır, planlar; daha iyisi olsun diye uğraşır. Kendi imkânlarını zorlar, başkalarını harekete geçirir, kurumuna ve hizmet ettiği insanlara faydalı olmak ister. Bütün bunları yaparken her zaman bir karşılık beklemez. Fakat en azından ortaya koyduğu emeğin görülmesini, fikrinin dinlenmesini ve çalışmasının hakkaniyetle değerlendirilmesini bekler.
Peki, bütün bu gayretlerin karşılığı gerekçesi açıklanmayan bir ret olduğunda ne olur? İnsan yalnızca bir projesinin gerçekleşmemesine mi üzülür, yoksa emeğinin değersiz görülmesine mi?
Bence asıl kırgınlık çoğu zaman ikincisidir.
Elbette her fikir kabul edilmeyecek, her proje hayata geçirilmeyecektir. Bütçeler, imkânlar ve öncelikler vardır. Fakat bir çalışmayı yapmamak başka şeydir, o çalışmanın değerini anlamaya dahi çalışmamak başka şey. Bir projeyi reddetmek başka şeydir, o proje için emek veren insanı cevapsız bırakmak başka şey.
İdarecilik biraz da burada başlar. İnsan, kendisine sunulan fikre katılmayabilir; ancak neden katılmadığını anlatabilmelidir. Bir çalışma mümkün değilse alternatifini düşünmeli, eksik varsa nasıl giderileceğini konuşmalıdır. Çünkü insanın emeği, birkaç cümleyle geçiştirilecek kadar değersiz değildir.
Tüyü bitmemiş yetimin hakkı elbette haktır. Peki, alın terinin hakkı hak değil midir? Kamu kaynağını korumak ne kadar önemliyse, o kaynağı milletin ve gençlerin faydasına dönüştürmek için gayret gösteren insanın emeğini gözetmek de o kadar önemlidir.
Kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgili düşünürken vilayetlerimizden birisinde geçtiğimiz yıl yaşanan sel riski sonrasında bir köprünün yıkıldığını, ardından yeni köprü için yüksek bir bedelle ihaleler yapıldığı haberinin gündeme geldiğini gördük. Konunun teknik ayrıntılarını, yıkım kararının gerekçelerini ve bütün seçenekleri bilmiyorum. Dolayısıyla burada verilmiş bir kararın yanlış olduğunu söylemek gibi bir iddiam yok.
Ancak vatandaş olarak sormak istiyorum: Böylesi büyük bir harcama söz konusu olduğunda hangi alternatifler değerlendiriliyor? Kamu yararı nasıl hesaplanıyor? Kaynağın en verimli biçimde kullanılması için hangi seçenekler masaya yatırılıyor?
Bu soruları sormak kimseyi peşinen suçlamak değildir. Kamu kaynakları hepimizin ortak emanetidir. Bu emanetin nasıl kullanıldığını sormak da vatandaşın hakkıdır.
Üstelik mesele yalnızca kamu kurumlarıyla sınırlı değildir. Özel sektörde de çalışanların emeğini görmeyen, bir fikri dinlemeden reddeden, kararlarının gerekçesini açıklamayan yöneticiler var maalesef. İnsanlardan fedakârlık bekleyip onların gayretini görmezden gelmek, zamanla çalışma isteğini ve kuruma duyulan güveni zedeler.
Bir yöneticinin her fikri kabul etmesi beklenemez. Fakat insanları dinlemesi, emeklerini hakkaniyetle değerlendirmesi ve aldığı kararların sorumluluğunu taşıması beklenir.
Çünkü yönetmek, yalnızca insanlara ne yapacaklarını söylemek değil, onların ne yapmaya çalıştığını da anlayabilmektir.
Bazen bir telefon, bazen kısa bir istişare, bazen de samimi bir açıklama pek çok şeyi değiştirebilir. İnsanlar her zaman istediklerinin olmasını beklemez; çoğu zaman dikkate alınmayı, muhatap kabul edilmeyi ve emeklerinin karşılıksız bir hiçlik gibi görülmemesini ister.
Asıl tehlike, bir yöneticinin yanlış karar vermesi değildir. Hepimiz yanılabiliriz. Asıl tehlike, insanın kendi kararının yanlış olabileceğini düşünmemesidir. Makamın verdiği güç, zamanla kişinin kendi kanaatini tartışılmaz görmesine neden oluyorsa orada bir durup düşünmek gerekir.
Vicdan ve empati, idarecinin zayıflığı değildir. Bilakis, onu yalnızca yetki kullanan birinden ayıran özelliklerdir. Empati, her talebe boyun eğmek değil; karşısındaki insanın gayretini, beklentisini ve yaşadığı süreci anlayabilmektir.
Vicdan ise yalnızca “Bu kararı alabilir miyim?” diye değil, “Bu kararı alırken neyi gözetiyorum, kimin emeğini ve hangi imkânı etkiliyorum?” diye de sorabilmektir.
Bazen iyi bir fikir hayata geçirilemez. Bazen bir proje ertelenir, bazen bütçe buna izin vermez. Bunlar hayatın ve idarenin olağan gerçekleridir. Fakat bütün bunların içinde insanı incitmeden konuşmak, emeği yok saymadan karar vermek ve kamu yararını gerçekten gözetmek mümkündür.
Unutmayalım ki kamu kaynaklarının hesabı millete, yöneticinin sorumluluğu kurumuna ve insanlara karşıdır. Fakat bütün bunların bir de insanın kendi vicdanında taşıdığı hesabı vardır.
Makamlar değişir, unvanlar gelir geçer. Bir zamanlar verilmiş kararlar, imzalanmış belgeler geride kalır. Fakat o kararların insanların hayatında bıraktığı izler kolay kolay silinmez. Kimi kararlar bir gencin önünü açar, kimi bir insanın gayretini kırar. Kimi kaynakları faydaya dönüştürür, kimi de değerlendirilmemiş imkânların ardından soru işaretleri bırakır.
Bu yüzden idarecilik yalnızca işin ve bütçenin idaresi değildir; aynı zamanda emeğin, insanın ve vicdanın idaresidir.
Makam insana yetki verir. Fakat o yetkiyi haklı kılan, insanın vicdanı, basireti ve erdemidir.
Çünkü bazı kararların imzası kâğıtta kalır; hesabı ise insanın vicdanında ve milletin hafızasında yaşar.
Hesap gerçekten çetin.

