Benlik Sürekliliği Krizi: İlişkiler Üzerinden Kurulan Hayatın Matematiği
Neden en büyük hayallerimizin merkezinde her zaman bir başkası olur? Yanıt, basit bir
narsisizm yansıması ve derin bir ontolojik (varoluşsal) ihtiyaçta gizlidir. İnsan zihni,
geleceği soyut bir hedef olarak değil, ancak somut bir ilişkisellik matrisi içinde
anlamlandırabilir.
Kendimizi tekil bir varlık olarak eksik hissederiz. Bir başkasının bakışı, bizi ait olduğumuz,
"yerli yerinde" bir senaryonun içine yerleştirir. Platon’un mağara alegorisindeki gibi,
kendimizi doğrudan görme yetisinden yoksunuzdur; bu yüzden dışarıya, yani
karşımızdaki aynaya bakarız. Baktığımız şey bizim yansımamızdır; olduğumuz,
olacağımız, eksikliklerimiz, karanlık tarafımız… Sevgili, mentor, ideal bir arkadaş — bu
kişiler yalnızca birer özne değil, bizim henüz ulaşamadığımız potansiyelimizi
somutlaştıran birer projeksiyon perdesidir. Bu perde üzerinde, "olmak istediğimiz
benliği" de sahnelemeye çalışırız. O kişiyi merkeze alarak kurduğumuz hayaller, aslında
bizim "ideal benliğimizin" o kişi aracılığıyla hayata geçirilmesi planıdır.
Bu durum mitolojide, Narkissos'un kendi yansımasına olan aşkına benzer:
• Narkissos kendine aşıktı ama yansımasına dokunamadığı için acı çekti.
• Biz de başkasında kendi idealize edilmiş yansımamıza aşık oluruz. O kişi
gittiğinde, Narkissos'un göle uzanıp yansımasını bulamaması gibi, biz de kendi
tam versiyonumuzu bulamamanın acısını yaşarız.
O özne hayatımızdan çıktığında, hissettiğimiz acı, genellikle birebir o kişinin kaybının
ağırlığından daha yoğundur. Kayıp yalnızca o kişi değildir. O kişinin de dahil olduğu bir
kümedir. O küme içerisinde gelecek planlarını, anılarını, duygularını, onun var olduğu
dönemde yaşadığın her şeyi, onunla var ettiğin seni içerir Bundandır ki acı o kişiden
büyüktür. Bu acı, bir kişisel çöküşün eşiğidir.
Yas = (Hayal Edilen Gelecek) – (Gerçek Durum)
Bu formüldeki fark, sadece sevginin yokluğu değil, o kişi aracılığıyla garanti altına
aldığımızı düşündüğümüz benlik sürekliliğinin (self-continuity) aniden iptal edilmesidir.
Kırılan şey bir bağ değil, birlikte çizilen zaman çizgisinin paramparça olmasıdır. Yaşanan
yas, o kişinin gidişine değil, onunla birlikte kurduğumuz, daha güçlü, daha anlamlı
sandığımız "versiyonumuzun" ölümünedir. Korku da buradan doğar: Anlamı
dayandırdığımız zeminin ortadan kalkmasıyla benlik tehlikeye girer.
Bitmeyen cümleler, yarıda kesilmiş ihtimaller, söylenmeyen sözler... Bütün bunlar, bir
kişiyi değil; o kişi üzerinden kendimize açtığımız, fakat şimdi kapanan potansiyel yolu
temsil eder.
Oysa kapanan bir kapı, yeniden çizilecek bir planın başlangıcıdır.
Yanılsama şuradadır: Hayalin merkezinde bir kişi olduğu sanılır. Oysa merkez, hayali
mümkün kılan bilinçtir. Kayıp gibi yaşanan şey, aslında bu bilincin yanlış bir taşıyıcıya
emanet edilmesidir.
Bir özne, kendisine ait olmayan bir anlamı ancak geçici olarak üzerinde tutabilir. O anlam,
onun yapısına ağır gelmeye başladığında düşer. Bu düşüş, hayalin sona ermesi değil;
yanlış adrese yöneltilmiş bir potansiyelin geri çağrılmasıdır.
Kişi gider, ama hayalin çekirdek arzusu (Core Desire) yok olmaz. Sadece evrilir.
Hayalin senaryosu değişir, özne silinir, ancak hayalin temel ihtiyacı (örneğin, aidiyet,
macera, derin bağ) sende kalır ve yeni bir özne arar.
Bir zamanlar başkasıyla kurduğun hayalin aynısını, bir gün kendinle—daha güçlü, daha
bilinçli ve en önemlisi kendi kendine yeten hâlinle— yeniden kurarsın.
Özne değişebilir, yol değişebilir; fakat hayalin asıl sahibi olan sen, o hayali başka bir
formda yaşatabilecek potansiyeli içinde taşırsın.