Yusuf Çelik
Köşe Yazarı
Yusuf Çelik
 

Deprem Geçti, Yıkıntısı İçimizde Kaldı

Takvimler yapraklarını dökerken, kalbimizdeki o devasa boşluğun üzerinden koca üç yılın geçtiğine inanmak güç; 4 gün sonra, o karanlık 6 Şubat sabahının 3. yıl dönümüne gireceğiz. Bazı acılar vardır ki zaman onları unutturmaz, aksine her yıl dönümünde enkaz altından gelen o soğuk nefes gibi ciğerlerimize yeniden dolar. O sabah saat 04.17’de, Ankara’da bir binanın 12. katında, yatağımın hafif ama tekinsiz bir sarsıntıyla yerinden oynamasıyla uyandım. Yüksek katın verdiği o sallantı rüya gibi gelmişti başta, ama yaklaşık yarım saat sonra televizyonlarda "Merkez üssü Kahramanmaraş - Pazarcık" yazısını gördüğümde, Ankara’nın soğuğu değil, memleketimin ateşi yaktı beni. "Ne 7.4’ü Oğlum, Burası 10’un Üstüydü!" Hemen telefona sarıldım, Türkoğlu’ndaki aileme ulaşmaya çalıştım. Hatlar düştüğünde, karşı taraftan gelen ses babama aitti ama ruhu sanki o enkazların altında kalmış gibi titriyordu. Ben ekranlardaki resmi verilere dayanarak, "Baba, 7.4 diyorlar, nasılsınız?" diyebildim sadece. Babamın acıklı o cevabı, iktisatçıların veya bilim insanlarının hiçbir rasyonel verisiyle açıklanamayacak bir gerçeği haykırıyordu: "Ne 7.4’ü evladım, burası 10’un üstüydü!" O an Mahfi Eğilmez’in risk analizlerini, rasyonel beklentiler teorilerini düşündüm; hayatın tüm tahminleri o gece enkazın altında kalmıştı. Bazı sarsıntılar vardır ki, sadece yer kabuğunu değil, insanın inancını ve kurduğu tüm cümleleri yerinden oynatır. Enkaz Kokusu ve Çadır Ayazı Yolların yarılması, şehrin felç olması nedeniyle ancak depremin 4. günü varabildim Türkoğlu’na. Aileme sarıldığımda hissettiğim o sızı, kavuşmanın sevincinden çok, kaybettiğimiz dostların ve akrabaların oluşturduğu o derin boşluktandı. 4-5 gün boyunca o dondurucu şubat ayazında çadırda kaldık. Gece çöktüğünde sessizlik huzur değil, korku veriyordu; arada bir yükselen ağlama sesleri ve sirenler toprağın bile nefes alamadığını hissettiriyordu. Mehmet Genç hocamızın Osmanlı iktisat sisteminde vurguladığı "iaşe" (insanı yaşatmak için gerekli olanın sağlanması) prensibinin ne kadar hayati olduğunu, lüksün ve şatafatın bittiği o çadırların içinde bir kap sıcak çorbanın kutsallığında anladık. Enkazların arasından dışarı sarkan o pahalı çantalar, parçalanmış son model telefonlar, Sabri Ülgener’in "zihniyet" tahlillerinde bahsettiği modern dünyanın sahte putları gibi toz toprak içinde yatıyordu. Gidenlerin Ardından: Bir Şehir Sadece Beton Değilmiş Türkoğlu sokaklarında yürürken, her köşe başında bir okul arkadaşımın, bir komşumun veya bir akrabamın acı haberini aldık. Bazı isimler söylendiğinde kelimeler boğazımda düğümleniyor, ağlamak bile mümkün olmuyordu. İnsan o zaman anlıyor: Bir şehir sadece beton ve duvardan ibaret değilmiş. Bir şehir; sabah selamlaştığın bakkal amca, akşam kapını çalan dost, sokakta top koşturan çocuklarmış. Onlar gidince geriye sadece yarım kalmış hayatlar ve bitmek bilmeyen bir yas kalıyor. Bediüzzaman’ın musibetler karşısındaki o sarsıcı tespiti, çadırın o incecik bezinin altında yankılanıyordu: "Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur." Bizim o günkü en lüzumlu vazifemiz, birbirimizin acısına merhem olmak ve bu dünya malının ne kadar geçici olduğunu o soğuk betonların arasında iliklerimize kadar hissetmekti. Velhasıl deprem sadece şehrimizi yıkmadı; içimizdeki güven duygusunu ve sessizce kurduğumuz yarınları da yerle bir etti. 3. yıl dönümüne yaklaşırken unutmamalıyız ki; enkazın altından çıkarılamayan o lüks eşyaların bir canın tırnağı kadar hükmü yoktu. Tüketim hırslarımız, statü arayışlarımız ve "daha fazlası" tutkumuz, o mahşer provasında tamamen iflas etti. Hatırlamak, sadece o acıyı tazelemek değil, kaybettiklerimize karşı bir vefa borcu ve geleceğe karşı bir sorumluluktur. 04.17'de sönen o ocakların ahı, bize hayatın asıl değerinin ne olduğunu her zaman hatırlatsın. Selam ve Dua ile…  
Ekleme Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi
Yusuf Çelik

Deprem Geçti, Yıkıntısı İçimizde Kaldı

Takvimler yapraklarını dökerken, kalbimizdeki o devasa boşluğun üzerinden koca üç yılın geçtiğine inanmak güç; 4 gün sonra, o karanlık 6 Şubat sabahının 3. yıl dönümüne gireceğiz. Bazı acılar vardır ki zaman onları unutturmaz, aksine her yıl dönümünde enkaz altından gelen o soğuk nefes gibi ciğerlerimize yeniden dolar.

O sabah saat 04.17’de, Ankara’da bir binanın 12. katında, yatağımın hafif ama tekinsiz bir sarsıntıyla yerinden oynamasıyla uyandım. Yüksek katın verdiği o sallantı rüya gibi gelmişti başta, ama yaklaşık yarım saat sonra televizyonlarda "Merkez üssü Kahramanmaraş - Pazarcık" yazısını gördüğümde, Ankara’nın soğuğu değil, memleketimin ateşi yaktı beni.

"Ne 7.4’ü Oğlum, Burası 10’un Üstüydü!"

Hemen telefona sarıldım, Türkoğlu’ndaki aileme ulaşmaya çalıştım. Hatlar düştüğünde, karşı taraftan gelen ses babama aitti ama ruhu sanki o enkazların altında kalmış gibi titriyordu. Ben ekranlardaki resmi verilere dayanarak, "Baba, 7.4 diyorlar, nasılsınız?" diyebildim sadece. Babamın acıklı o cevabı, iktisatçıların veya bilim insanlarının hiçbir rasyonel verisiyle açıklanamayacak bir gerçeği haykırıyordu: "Ne 7.4’ü evladım, burası 10’un üstüydü!"

O an Mahfi Eğilmez’in risk analizlerini, rasyonel beklentiler teorilerini düşündüm; hayatın tüm tahminleri o gece enkazın altında kalmıştı. Bazı sarsıntılar vardır ki, sadece yer kabuğunu değil, insanın inancını ve kurduğu tüm cümleleri yerinden oynatır.

Enkaz Kokusu ve Çadır Ayazı

Yolların yarılması, şehrin felç olması nedeniyle ancak depremin 4. günü varabildim Türkoğlu’na. Aileme sarıldığımda hissettiğim o sızı, kavuşmanın sevincinden çok, kaybettiğimiz dostların ve akrabaların oluşturduğu o derin boşluktandı. 4-5 gün boyunca o dondurucu şubat ayazında çadırda kaldık. Gece çöktüğünde sessizlik huzur değil, korku veriyordu; arada bir yükselen ağlama sesleri ve sirenler toprağın bile nefes alamadığını hissettiriyordu.

Mehmet Genç hocamızın Osmanlı iktisat sisteminde vurguladığı "iaşe" (insanı yaşatmak için gerekli olanın sağlanması) prensibinin ne kadar hayati olduğunu, lüksün ve şatafatın bittiği o çadırların içinde bir kap sıcak çorbanın kutsallığında anladık. Enkazların arasından dışarı sarkan o pahalı çantalar, parçalanmış son model telefonlar, Sabri Ülgener’in "zihniyet" tahlillerinde bahsettiği modern dünyanın sahte putları gibi toz toprak içinde yatıyordu.

Gidenlerin Ardından: Bir Şehir Sadece Beton Değilmiş

Türkoğlu sokaklarında yürürken, her köşe başında bir okul arkadaşımın, bir komşumun veya bir akrabamın acı haberini aldık. Bazı isimler söylendiğinde kelimeler boğazımda düğümleniyor, ağlamak bile mümkün olmuyordu. İnsan o zaman anlıyor: Bir şehir sadece beton ve duvardan ibaret değilmiş.

Bir şehir; sabah selamlaştığın bakkal amca, akşam kapını çalan dost, sokakta top koşturan çocuklarmış. Onlar gidince geriye sadece yarım kalmış hayatlar ve bitmek bilmeyen bir yas kalıyor.

Bediüzzaman’ın musibetler karşısındaki o sarsıcı tespiti, çadırın o incecik bezinin altında yankılanıyordu: "Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur." Bizim o günkü en lüzumlu vazifemiz, birbirimizin acısına merhem olmak ve bu dünya malının ne kadar geçici olduğunu o soğuk betonların arasında iliklerimize kadar hissetmekti.

Velhasıl deprem sadece şehrimizi yıkmadı; içimizdeki güven duygusunu ve sessizce kurduğumuz yarınları da yerle bir etti. 3. yıl dönümüne yaklaşırken unutmamalıyız ki; enkazın altından çıkarılamayan o lüks eşyaların bir canın tırnağı kadar hükmü yoktu. Tüketim hırslarımız, statü arayışlarımız ve "daha fazlası" tutkumuz, o mahşer provasında tamamen iflas etti. Hatırlamak, sadece o acıyı tazelemek değil, kaybettiklerimize karşı bir vefa borcu ve geleceğe karşı bir sorumluluktur. 04.17'de sönen o ocakların ahı, bize hayatın asıl değerinin ne olduğunu her zaman hatırlatsın.

Selam ve Dua ile…

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.